top of page
  • Tahir Özakkaş

Varoluşçuluk

VAROLUŞÇULUK

Uz. Dr. Tahir Özakkaş


Varoluşçuluk
Varoluşçuluk

Evet, arkadaşlar hepiniz hoş geldiniz. İlk defa gelen arkadaşlar var mı aramızda? Bir el kaldırsınlar. Tesadüfî gelenler bir el kaldırabilir mi? Şuradan geçerken uğradım, diyenler. Bir kişi. Varoluşçuluk için gelenler. El kaldırabilir mi? Konuyla ilintili olarak. Benim için gelen var mı? Bu daha güzel. Evet, bu ay ki konumuzu varoluşculuk olarak seçtim. Bir tarafı çok kolay, bir tarafı çok zor bir konu. Varoluşçuluğu daha çok psikiyatrik açıdan, psikolojik olarak incelemek için buradayız. Biliyorsunuz, bilimlerin anası felsefe. Bütün bilimler felsefeden doğmuş. Bilimsel metodoloji geliştikçe, bir takım olaylar netleştikçe, felsefeden ayrılarak, çeşitli bilim dalları kurulmuş. İnsanın düşünce hayatıyla dünyayı anlamlandırma, kendini anlamlandırmayla ilintili konularla psikoloji ve psikiyatri konuları öncelikle felsefenin ilgi alanı olmuş. Orada tartışılmış, tartışılmış, tartışılmış daha sonra hekimler, psikiyatrisiler veya psikologlar oradan getirdikleri zihinsel çağrışımla beyin fırtınaları ile klinikte bir takım çıkarımlar elde etmişlerdir. Bunun en son örneği de varoluşçuluk, ekzistansiyalizm, felsefenin psikiyatriye, psikolojiye yansıması veya psikoterapiye yansıması bağlamında değerlendirilebilir. İnsanoğlu doğduğu andan itibaren hem kendini, hem de etrafında olan biteni anlamlandırma mecburiyetindedir. Bu bizim genetik bir ihtiyacımız. Bir anlam yükleme mecburiyeti var. Nasıl ki dürtüye ihtiyacımız var. Dürtüden kastım, dışarıdan impulse almak, dışarıdan algı alma görsel, işitsel, tatsal, kokusal bir algıya mecburiyetimiz var. Bu algıyla zihinsel yapı gelişir. Var oluruz. Ötekiler, dışarıdakiler yani başkaları anne-baba, çevre, bize iletişim verdikçe zihnimiz zenginleşir, katmerleşir. Bu bizim temel ihtiyacımızdır. Eğer dışardan yeteri kadar uyarı gelmez ise görsel, işitsel, dokunsal, zihinsel yapımız gelişmez. Durağanlaşır. İşte dışarıdan impulse alamayan, yetiştirme yurtlarındaki çocuklarda zihinsel yapı maalesef zor gelişmekte, geç gelişmektedir. Ama çok ilgili bir anne -babanın çocuğu anne- baba tarafından devamlı iletişim içerisinde bulunduğundan ona devamlı sitimulus uyarı verildiğinden sevgi, ilgi, alaka, görsel, işitsel, dokunsal mesajlar verildiği için zihinsel yapı gelişimini sağlıklı sürdürür. İşte aynı zihinsel yapımızın bir diğer özelliği etrafında gördüğü her şeye anlam yükleme mecburiyetidir. Bu ne? Çocuğun müteşebbislik ruhuyla sormaya başladığı soru, ömür boyu devam eder. Nesnel olarak, gerçekçi olarak anlamlandırdığımız şeyler, bilimsel metodoloji içinde incelemiş, araştırılmış, yerleştirilmiş konulardır. Bilimsel yapılarla aydınlatamadığımız konuları da zihinsel dünyamıza göre kıyas yoluyla, inançlarımızla, değer yargılarımızla, kültürel özelliklerimizle bir anlam yükleriz. Ya senin çocuğun hastalanmış. Nazar değdi, biliyor musun? Şimdi hastalık kavramın, köydeki Ayşe Hanım nasıl izah edecek. Mikroorganizmayı bilmiyor, bakteriyi bilmiyor, hijyeni bilmiyor. Pis elleri ile çocuğuna yedirmiş olduğu gıdadan ya da marul tarlasında dışkısal bir takım materyallerin gübre olarak verildiği yerde, marul yapraklarına bulan mikro organizmanın çocuğunu ishal yaptığının farkında değil. Bu çocuk niye hastalandı, dediği zaman bir anlam yüklemek durumunda, nazar değdi. Anlam yüklemediği zaman her şey hava da kalıyor, boşlukta kalıyor.

İşte varoluşçulukda insanın varlığını, insanın yaşamını, nereden gelip, nereye gittiğini inceleyen, irdeleyen anlam arayışı yolculuğundan yola çıkmıştır. Bu anlam arayışı bilimin ulaşamamış olduğu engin sahillerde, bilim adamının bulamadığı bir takım sorulara cevap bulmak için çıkmıştır. Kendisi de anlam arayışı içindedir. Bizler psikiyatrisler olarak, hekimler olarak karşımıza hastalar veya insanlar geliyor. Danışmanlar bir takım sorunlar dile getiriyorlar. Biz bu sorunları düşünüyoruz. Diyoruz ki, senin beyin biyokimyanda seratonin maddesi eksik olduğundan dolayı, sen depresyona girmişsin. Sana nöral kavşaktaki seratonin miktarını arttıracak, selektif seratonin, reaktör inhibitör dediğimiz ssr ilaçlardan bir tanesi vereceğiz. Üç hafta, dört hafta bekliyoruz. Hasta yavaş yavaş normale dönüyor. Biz biliyoruz ki, onun beyin biyokimyasında bir takım bozukluklar var. Veya panik depresif psikoz içinde olan bir hastamıza, bir anti psikotik ilaç veriyoruz, manik atağını yatıştırıyoruz. Ben peygamberim, ben tanrıyım, ben dünyanın en zeki, en akıllı adamıyım diyen insan, bir doz iğneden sonra ben şabanım diyor, ben aliyim diyor, Ahmet’im diyor. Bizim gibi birisi olduğunu kabul ediyor. Yedi milyar tane daha kardeşinin olduğunu kabul ediyor. Normalleşiyor. Daha da bakıyoruz hastamıza bir takım fobileri var. Köpekten korkuyor. Bir anlat bakayım, neden korkuyorsun? Köpekten. Hiç sorma doktor bey, yedi yaşlarındaydım diyor. Yazlıkta dayılarımız, kuzenlerimiz vardı. Onlara ziyarete gitmiştik. Bende gittim, diyor. Bahçeden içeri girdim. İçeri girmemle beraber bir köpek ayağıma sarıldı, diyor. Baldırıma bir geçirdi dişlerini, o günden bugüne bir köpek görsem tir tir titrerim. Köpekli olan hiçbir yere giremem, diyor. Koşullu şartlandırma, davranışsal öğrenme anlamını yükleyerek bu arkadaşımızı desenterizasyon yöntemi ile tedavi ediyoruz. Başka bir arkadaşımız geliyor. Panik bozukluğu şikâyeti. İki de bir acil servislere gidiyor. Benim babam kalpten vefat etti, diyor. Babam diyor, hep kalbi çarpardı ve kalbini dinlerdi, diyordu. Ne zaman kalp çarpıntısı olur, kalp krizi geçireceğinden korkardı. Bende kalbimi hep dinlerim. Bazen kalbim hızlı atmaya başlar, hızlı atmaya başladığı andan itibaren kalbime odaklanır. Eyvah, kalp krizi geliyor düşünürüm. Bu düşüncelerle kalbim gerilir, kalbim daha kötü atmaya başlar, daha da ötesi nefesim daralır, daha da ötesi soğuk soğuk terlemeye başlarım. Derler ki, bunlar ölüm terleri, ecel terleri. Eyvah, bunu düşününce de panik duygusu içinde kendimi acil servise zor atarım. Başım döner, gözüm kararır, nefes alamam, midem bulanır, ellerim,ayaklarım uyuşur. Bunlar hatalı düşünen bir beynin, normal fiziksel bulguları felaket görme, katastrofobik yorumlayan hatalı düşünce prosesleri sonucunda, beynin o korkuya bağlı vermiş olduğu doğal tepkilerdir. Kalp krizi falan değildir. Korkarsanız, vücudun tepkisi bu olur. Bu arkadaşımız kendisini korkutuyor. Beyni diyor emredersiniz ben sizi korkuttum madem uygun fiziksel şartları yaratacağım. Kalbinizi hızlandıracağım, terleteceğim, nefesinizi daraltacağım, mide bağırsağınızı, bulandıracağım, ellerinizi uyuşturacağım. Nasıl ki ani korku içersinde, hatta biraz daha korkarsan altına bile kaçırabilirsin. Bu doğal bir sistem. Bu arkadaşımızın niye panik atak geçirdiğini anlamlandırıyorum, arkadaşımızın nasıl hatalı düşündüğünü ve şemaların hatalı olduğunu gösteriyorum. Doğru düşünme sistemlerini öğretiyorum. Bir başka hastam geliyor diyor ki, doktor bey babamla yolda arabamızla gidiyoruz. Ben bir arabadayım, babam bir araba da, bir ara benim araba yeni diyor, bir gazladım babamı bir solladım, geçtim diyor. İçimden öyle bir keyif aldım ki, vay be babamı geçtim ben, dedim. Ama hemen ardından içime bir sıkıntı çöktü, daraldım, huzursuz oldum, diyor. Bu olaya bakıyoruz ki, çocukluk döneminden kalan babayla, otoriteyle yarışta ödipal çatışma dediğimiz sahnenin bir araba üzerinden simgesel olarak yaşanmasıdır. Çocuğun babayı geçme, hatta yok etme, ortadan kaldırma, hemen ardından vicdani bir rahatsızlık duyarak acı duymanın, ödipal çatışmanın görüntüsüdür. Bunu da ben anlamlandırıyorum. Buna da başka bir terapi tekniği uyguluyorum. Fakat bir grup hasta geliyor ki, anlamlandıramıyorum. Bu arkadaşın derdi ne? Hasta diyor ki, içim daralıyor, bunalıyorum. Et dese et, süt de süt, su dese su. Yediği önünde, yemediği ardındadır. Bulmuşta bunuyor derler ya. O hastalığın hali öyle. Senin derdini bilmiyorum, vallahi utanıyorum. İçim daralıyor, içim daralıyor. Dedim kolay, iç daralmasını önleyen bir takım kimyasal ajanlar var, ilaçlarımız var, yazalım için. Daralması geçsin. Yazdım ilacı, reçeteyi verdi. Bir hafta sonra hasta, koşa koşa bana geldi. Doktor bey, ben ilaç istemiyorum. Niye peki. Benim içimin daralmasını geri verin. Beni bu ilaç taş gibi yaptı. Hiçbir şey hissetmiyorum ölü gibiyim. Allah Allah burada farklı bir şey var. Adamın derdini elinden alıyorsunuz, hayır alma diyor. Benim derdimi geri ver, diyor. Burada varoluşçuluğun, egzistansiyalizmin psikiyatrik anlamda sınırlarına giriyoruz.

İnsanoğlu hayata hep anlam yüklerken aslında bir taraftan da varlığını hissetmek ister. Varlık nasıl hissedilir? Varlık bir şeyler yaparsınız, bir şeyler başarırsınız hissedersiniz. Bir ötekinin gözüne girersiniz, aynalanırsınız, iyi şeyler yaparsınız, hissedersiniz. Bir grup içinde aykırı davranırsınız, hissedilirsiniz. Bir grup içinde başarı öykünüz olur, hissedilirsiniz. Özel yetileriniz ve yetenekleriniz vardır. Hep siz varsınız ve hissedilirsiniz. Bu varoluş sizi hayatta hep diri ve canlı tutar. Bazı bireyler bu varoluş alanlarını yaratamazlar. Bu yaratamayan insanlar sadece saf bir anksiyete ile var olurlar. Canlı olduğunu ve yaşadığını hisseder. Evet, o canlıdır, o hissediyor. Bazıları da oralarını buralarını keserek, varlığını, canlılığını hissederler. Damarlarında kanı aktığı zaman. O kırmızı kanın akışı onlarda büyük bir canlılık yaratır. Kendilerini tutamazlar. Kanı görmedikleri zaman ölü gibidirler. Bir kısmı mazoşistçe kendilerine acı verirler. Oralarını, buralarını ezerler. Hep o varlığı ve canlılığı tutmak gibi bir şey. Bu varlığın çeşitli alanlardaki uçlardaki hissedilmesidir. Bir kısmı laboratuara kapanır bilim adamı olur. Bir sanatçı üreterek var olur. Bir ressam kendini resminde kaybederek, renklerde tuvallerde kaybederek var olur. Hepsinde bir varoluş hikâyesi vardır. Bu varlığın ötesinde, bu anlam arayışının ötesinde insanoğlu açmaza düşüyor. Bu açmaz derin entelektüel bir açmazdır. Bu entelektüel açmazı biz entelektüel olarak hissetmeyiz. Bir takım olaylar karşısında içimizden bir şeyler kopar. Bu kopan şeylere biraz yakınlaştığımızda anormal sıkıntılar hissederiz. Şimdi bu kısımları anlatmakta biraz zorlanacağım ama dilim döndükçe anlatmaya çalışacağım. İnsanoğlu içten içe ya ben iyileşiyor muyum? , diye sorar. Bazı cesur kişiler bu soruyu sorarlar. Herkes soramaz bu tehlikeli bir soru. Niye yaşıyorum ben, der. Çoluk çocuğum var, inançlarım var, değer yargılarım var, vatan millet var, bayrak var, din var, ideoloji var. Sistem hemen rahatlar. Bu arkadaşımıza, Ali Beye, Ayşe hanıma, Fatma hanıma, Kemal Beye sorsak, cidden bunun için mi yaşıyorsun? Evet, çok ciddi cevap bile alırsınız, inanılmazdır. Ölümüne cevaplardır. Çocukları vardır, vatanı vardır, milleti vardır, davası vardır, hedefleri vardır. Fabrikayı kuracak, okulu bitirecek, doktor olacaktır. Mühendis olacaktır. Öbürüne gösterecektir. İnitkam isteğiyle doludur. Olur mu öyle şey dediğin zaman, seninle çok kötü olur, öldürebilir seni. Yani o günkü anlamıyla dalga geçersen. Gel, sakin sakin konuşalım. Ali bey, sen bir zamanlar çocuktun hatırlıyor musun? Evet, çocuktum. Hani bir kırmızı kamyon vardı beş yaşlarında, köşedeki markette duruyordu. Evet. Her gece onun hayaliyle yatardın hatırlıyor musun? Tek hedefin vardı beş yaşındayken o kırmızı kamyonu babam bir alsa. Yatar kalkar onu düşünürdün. O zaman sana Ferrari verseler, şu apartman senin deseler, milli piyangodan beş trilyon ikram etselerdi, başbakanlığı sana veriyoruz deselerdi dönüp bakar mıydın? Hayır, o kırmızı kamyonun benim derdin, tek derdin kırmızı kamyondu. Şimdi ne oldu o? Ya ne kadar da cidden önemsemişim ben o kamyonu. Evet, gel Ali Bey seninle yolculuğa devam edelim. Yaş on üç olsun, on dört olsun. Orta iki, orta üç, lise bir olsun. Hani o kız vardı jale vardı. Hatırlıyor musun? Allah akşamdan düşünmeye başlardın, saçlarımı ne tarafa tarasam. Üç pantolonumdan hangisini giysem. Ne neresini ütülesem. Yolun hangi tarafından gitsem. Tarık Akan bakışımınla mı baksam, Cüneyt Arkın bakışımla mı baksam. Jale acaba bana bakar mı? Beni sever mi, beni görür mü? Onun çekim alanına yaklaştıkça kalbin nasıl hızla atıyordu. Nasıl heyecanlanıyordun. Evet ya haklısın, Jale diye biri vardı ya. Aman tanrım ne kadar heyecanlanmıştım okula sadece onun için giderdim.” O zaman jale’ye bir laf söylediklerinde arkadaşlarını bile bıçaklayabilirdin değil mi? Evet, bıçaklayabilirdim. Ergenlerin liselerde bir kız arkadaşı yüzünden birilerini bıçaklamaları anlayabiliyor muyuz? Biri diğerini öldürüyor, o kadar önemli değil. Ama Ali Bey şu an da gülüyor. Ama ne duygular, ne çocukça şeylerdi. Ali Bey, Jaleyi unuttu hiçbir anlamı yok. Ali Bey, biraz daha yolculuğa devam edelim. Yaş on sekiz, on dokuz hani bir ideolojiye kapılmıştın. Sağcılık solculuk gibi. Hatırlıyor musun? Evet, arkadaşınla tartışmıştın hatırlıyor musun?Evet onu vatana ihanetle suçlamıştın. Onun öldürülmesi gerektiğini düşünüyordun. Arkadaşlarınla mahkeme kurmuştunuz. Ciddi ciddi yargılamıştınız. İnfaz kararı almıştınız dört tane baldırı çıplak genç, vatanı ve milleti kurtarıp, bir diğerini infaz etme. O kadar önemliydi davaya ihanet etmişti. Davadan dönmüştü vesaire, vesaire. Ali bey ne düşünüyorsun şu anda. Ya ne kadar çocukça işlermiş onlar ne kadar çocukça işlermiş. Ali bey yolculuğunuza devam edelim. Bir kız sevmiştiniz yirmi beş yaşlarındaydı, sende yirmi sekizine otuzuna gelmiştin. İçin içine sığmıyordu kıpır kıpırdın. Onunla bir hayat arkadaşlığı dostluk yapacaktın. O acaba seni kabul eder miydi, kabul etmez miydi? O kadar heyecanlandın ki elin ayağına dolaşıyordu. Onu kafeye davet ediyorsun, yemeğe davet ediyordun, sağa sola gidiyordunuz ve onunla ilk tanıştığınız gün ne kadar heyecanlandınız. Şu bizim Fatma’yı mı diyorsun. Evet, o bizim hanım bana ters ters bakıyor. Şimdi ya ben ne kadar ayıp etmişim veyahutda ne kadar önemsemişim ve benim malım o, benim arkadaşım, dostum. Saklanmıştı, gizlenmişti, süslenmişti, takmıştı, takıştırmıştı. Ama o, onun eşi oldu, o heyecan gereksizmiş. Kayınpederin karşısına çıkışlar, ilk merasimler, ilk heyecanlar hepsi anlamını yitirdi. Ali neyin hikâyesi? Çocuklarının olması, çocuklarının büyümesi, ilk işe girişi, ilk işi bitirmesi, ilk fabrikasını kuruşu, yurtdışı seyahatleri, çocukların üniversiteyi bitirmesi. Ali Bey yetmiş beş yaşına geldi. Geriye doğru bakıyor. Ya ne önemsizce şeylere, ne kadar büyük önem vermişim. Peki, Ali Bey şu an ki önem nedir? Ali Bey gene yeni önemler peşinde, çocuklarının torunlarının geleceği peşinde.

Bir şey var burada egzistansiyalistler, varoluşçular diyor ki; ey insanoğlu, kendi kendini aldatmaktan vazgeç. Hayatın hiçbir anlamı yok. Sadece anlam yüklemek zorundasın. Doğduğun andan itibaren, öleceğin ana kadar medeniyet senin her dakikana anlam yüklüyor ve pompalıyor. Bu anlamlarla ilgili etap etap gitmezsen, anlam çukurunda boğulursun. Ama bu hayatı yaşamaya mahkûmsun ve memursun. Ya insan olarak bu anlamsızlığı derinden idrak eder, farkına varırsın. Farklı bir insan olursun. Ya da doğudan batıya, Çin’den Japonya’ya, ingiltere’den Türkiye’ye, nerede yaşarsan bütün insanlığın kaderi olan her kültüre özgü, doğumdan ölüme kadar, her an sana yüklenmiş etapları yarış atı gibi koşmak zorundasın. Biraz önce Ali Beyin hikâyesinde olduğu gibi. Ama her virajı döndükten sonra ne kadar heyecanlanmıştım bir önceki virajda. Ya, çok da basitmiş esas viraj şu önümdeki viraj, esas etap şu önümdeki etap,diye bütün ciddiyetinle önündekine, bilmez ki bir sonraki etapta bu etapla ilgili düşünceleri de aynı olacak. Yani geçmişin çöplüğüne kaldırılıp atılacak. İşte,önümüzde iki tane yol var. Ya bu gerçeği fark edeceksiniz, fark ettiğiniz zaman çok heyecanlandığınız, coşkuyla hayata sarıldığınız malzemeler, ayağınızın altından çekilecek. Ayaklarınızın altından çekilecek. Nedir önemli olan peki? Anlamlı olan hiçbir şey yok.

Burada egzistansiyalistler ikiye ayrılıyor. İdealist egzistansiyalistler, materyalist egzistansiyalistler. Aslında vardıkları noktalar ikisinde de aynı. İdealistler; bir yaratıcı güçten bahsederek yeni bir anlam arayışını, yeni bir platforma sürerler. Varoluşçulukta yaratılmışız ve varız.Bunu nasıl halledeceğiz sorusuna cevap ararlar. Bu soruyu ben sohbetin sonuna bırakacağım. Sohbetin sonunda konuyla ilgili bir açılım sağlamaya çalışacağım. Önce bastığımız yeri ayaklarınızın altından çekmeye çalışacağım, sizi bir boşlukta bırakacağım. Şimdi bana, hayır efendim benim için hayatın şu şu anlamı var, diyen arkadaşlar buraya gelsinler, yazsınlar. Şu benim için çok önemli ve ben onun için yaşıyorum, desinler. Allah ömür verirse on yıl sonra o kâğıdı burada açalım ve tekrar okuyalım, yüzündeki o tebessümü birlikte seyredelim, ne kadar ciddiye almışım demeyi. Evet, bizim çayda geldi nihayet. Evet, hayatın anlamı, sohbet ederken güzel bir çay içmektir… Çok ciddi içeceksin çayı, sincap gibi yaşayacaksın hayatı. Çay işte, bu kadar basit hayat işte. Yok ötesi, belki bu yudum bana gelecek mi? Bilmiyorum. Eskiler kaderim de var mı, derler. Varoluşçular der ki; kardeşim geleceği bilmem mümkün mü? Hayır, tanrıdan başka kimse bilemez. Gelecekte bildiğin tek şey var, nedir o? Doğduğun anda bildiğin tek şey, ölüm. Varoluşçuların hayatta bildiği tek gerçek vardır. Doğduğun andan itibaren bildiğin onun haricinde bir şey yok. Bu hain medeniyet ne yapıyor biliyor musun? Varoluşçuların sorularının tersine yaşıyorlar. Ya insanoğlu anlam arayışı içinde dedik ya, insanoğlu belirsizliğe de tahammül edemez. Bir dakika sonra ne olacağını bilmek isteriz. Bilemezsiniz,bir dakika sonra ne olacağını bilemeyiz. Ama hiçbir insanoğlu yok, bunu yürekten ve içten kabul etsin. Şu aramızdan bir kişi çıktı, ben bir dakika sonra ne olacağını tahmin ediyorum, desin. Bilemez geleceği, bilmek mümkün değil. Kabul ediyorum, o arkadaşımız iki dakika sonra oğluna, kızına tembihlemedi mi, sabah karşıdan karşıya geçerken dikkat et, diye. Ne yapıyorsun, bununla geleceği belirlemeye çalışıyorsun. Zihninde çocuğun bir trafik kazasına kurban gitmemesi için senaryolar hazırlıyorsun, o sözleri söyleyerek garantiye almaya çalışıyorsun. Yolun kenarına kadar ulaşamayacak ki, yoldan geçerken saksı tam kafasına düşecek ve beyni parçalanacak. Ona yukarılara bak oğlum, saksı olan yerlerden geçme demen lazımdı. Ha dedim ben onu da dedim. O değil ki orada bir emekli polis vardı, karşıda ki bina da silahını temizliyordu bir ara eli kayd, eli tetiğe değdi. Çıkan kurşun çocuğunun kalbine isabet etti. Şunu demeliydin, emekli polis ve subayların olduğu mahallede yaşama. Yav hangi birini kontrol edeceksin. Depremi, yangını, seli, felaketi saymadım ben. Ama insanoğlu geleceği bilememek karşısında o kadar perişan olur ki, her şeyi netleştirmek ister. Emekli sandığına müracaat eder. Emeklilik garantisi ister, arabasını kazalara karşı,evini depreme, yangına, sele karşı, hırsıza karşı kaskolattırır. Ya yaşamayacaksın, biraz önce kanser başladı, altı ay sonra öleceksin. Bir yıllık kasko yaptırmana gerek yok. Bilmiyor ki, ama hücreler gelişiyor vücutta. Ama biz belirsizliğe karşı dayanamayız. Her şeyi netleştirmek ve bilmek isteriz. Olabildiğince kontrol etmeye çalışırız. Ama bu tedbirleri ve geleceği belirlemek için hesap yapmayı asla bırakmayız. Hani biz akıllıydık. Ya zeki insanlardık. Bana bir kişi gösterin gelecekle ilgili plan yapmasın. Hemen üstüne üstlük varoluşçular demesin mi, öleceksin. Kardeşim yapma yav, benim hesaplarım çok uzun, eskiler tulü emel derlermiş,benim çocuğum büyüyecek, okul bitirecek, evereceğim onları, torunlarımla büyüyeceğim, kitaplar yazacağım, işler yapacağım. Sen diyorsun ki, öleceksin. Her gün yanı başımızda, her gün ölüm var. Her gün, her saniye hep birileri gidiyor. Fakat öyle lanet bir medeniyet ki ölümü bize yadsıyor. O bize gelmez, o bizim eşimize, dostumuza da gelmez. Ne zamana kadar? Can halimiz, en yakınımız birini kaybettiğimizde elektrikle çarpılmış gibi oluruz. O gün hayatın anlamı çok değişir. Gerçekten yüreğimiz yanarsa bir anda dünya görüşümüz değişir, felsefemiz değişir. Ben, hayatın anlamını şu çayda bulayım. Biri yer, biri bakar kıyamet bundan koparmış. Bakalım kopacak mı? Aklıma bir espri geldi, paylaşayım sizinle. Eniştem, komşunun çocuğuna öğüt veriyor. Yalan söyleme, Allah seni taş yapar, diyor. Çocuk bakıyor, ben söyledim ama taş olmadım, diyor. Çocuklarımıza daha makul ve mantıklı öğütler verelim, geleceği bilmek ve belirlemek şeklinde. Bir taraftan medeniyetin devamını getiriyor, yani insanın toplumsal olarak yaşayabilmesi ve devam edebilmesi için anlam pompalamak zorunda, diğer taraftan gelecekle ilgi planlar yapıp, ona göre sistemler üretmek durumda. Ama bu gerçek değil, gerçek bu değil. Bir sürü olarak var oluruz ama sürüden birileri kopar farkında olmayız. Ölüm çok ilginç bir şey. Ölümü gerçek manada hiçbirimiz hissetmeyiz. Ölüm bitiştir, ölüm yok oluştur. Ölüm her şeyin anlamının bittiği yerdir. Ölümü gerçek mana da hisseden insanlar, herhalde normal akıllarını muhafaza edemezler. Bu manada ölümle baş etmek çok zor. Zaman zaman hastalarımız ölüm korkusuyla gelirler. Biz dinleriz, hissetmeyiz. His edipte, başıma belamı alacağım. Ama onların korkularını anlamaya çalışıyorum. Çok felaket bir şey. Birileri öldü, yakınımız öldü, anne babamız öldü ama bahsettiğimiz şey bu değil aslında. Derinden bitmek ve yok olmak. Hiçliğe gitmek, yokluğa gitmek, boşluğa gitmek.Yoksun ve yoksunuz. Bu inanılmaz bir şey. Bu his birazcık yanınızdan rüzgâr olarak geçse, teğetsel olarak geçse, ölüm korkusu hayatınızı çok değişir. Öfkeleriniz biter, kavgalarınız biter, intikamlarınız biter, kinleriniz biter, hırslarınız biter, ölümü gerçekten hissetseniz veya hissetsek veya hissetsem. Bunu görüyorum. Şimdi varoluşçular der ki, kardeşim ölümü kabullen, ölüm diye bir şey var. Belirsizliği kabullen.Hayatın anlamsızlığını da kabullen. Kabulleneyim de elimde bir şey kalmadı. Ben ne yapacağım şimdi. Düşün, anlamı götürdün, geleceği belirlemeyi de götürdün, ölümde kapımda bekliyor. Öleyim, kurtulayım. Bitmedi maddesi, üzerimize üzerimize geliyorlar. Şimdi düşünmek bu kadar kolay bir şey değil. Düşünürseniz ya bir yerlerle varırsınız ya da çıldırırsınız. Deliyle veli arasındaki sınır gibi bir şey düşünmek. İnsana has bir şey, çok hoş bir şey, nereye götürürse götürsün gene de güzel bir şey. Çünkü çok hoş bir varoluş sağlar. Doğruyu da bulabilirsiniz, yanlışı da bulabilirsiniz. Çünkü düşünüyorsunuz. Bizim dinimizde de düşünmek çok takdir edilen bir şeydir. Kur’an da birçok ayette ben hatırlıyorum hala düşünmez misiniz, der. Hep düşünmeye teşvik eder, hep düşünün der. Düşünmeden korkmayın, insansınız düşünün. Hayvanlar düşünmez. İnsan düşünsün, eğrisiyle doğrusuyla. Hz. Ali’nin lafımı, Peygamber efendimizin mi bilmiyorum ama düşünerek doğruyu bulursanız iki sevap, yanlışı bulursanız bir sevap. Düşünün birçok hastama söylerim inançlı insanlar olabilirsiniz inkârı düşünmediğiniz müddetçe inançlı olamazsınız, derim. İnkâr edecek kadar güçlü olabilirsen o inanç senin için gerçek inançtır. Değilse taklittir. İçe sinememiştir. İçe sinmemiş inançta inanç olmaz. Korkulara bağlı, şablonlara bağlı şemalardır. Her şeyi sorgulayacak kadar geniş bir perspektif. İnançlarımızı, değer yargılarımızı her şeyi düşünün. Düşünmek sadece insana has bir şey. Hiçbir tabu tanımayın, sınır tanımayın. Ama açık olun, her şeye açık olun. O sizi özgürleştirir. O sizi çok çeşitli yerlerde dolandırır. O bir varoluş şeklidir. O bir varoluştur, hoş bir şeydir. Varoluşçular uslu durmuyorlar tabi, diyorlar ki, senin bu halin nedir?İşte öldüm, bittim, mahvoldum. İşte annem, babam böyleydi, memleket böyleydi, idare böyleydi, dolar çıktı indi, memlekette böyle yol yoktu falan. Bir anlatır ki kızımız veya oğlumuz mağdur, mazlum, masum. Bütün o durumunda, konumda olmasının derdi, şikâyeti başkalarına aittir. Kendisinin en küçük bir sorumluluğu, dâhili, katkısı yoktur. O acıların çocuğudur, zavallıdır, mağdur edilmiştir. Onun hakları yenmiştir. Varoluşçular, o kardeşime bir dakika derler. Ya biraz ağlayalım, biraz şey yapalım, biz ezildik, bizim haklarımız alındı,hiç olmazsa mevcut durumumuzla ilgili paçayı kurtarıcı bir madde olsun elimizde. Varoluşçular hayır der, sen insansın ve kendinin tanrısısın, bütün tercihleri sen yaptın, tercihlerinin sonunda bu noktadasın kardeşim. Hiçbir şeye itiraz ve isyan etmeye hakkın yok. İrade sana ait.İradeni birilerine ipotek verdin, ipotek verdiğin için sorumlusun, vermeseydin. Sen öyle bir varlıksın ki düşünen varlıksın,her şeyi yapabilirsin,her şeye kadirsin. Bu yetini kullanıyorsun, kullanmıyorsun bu senin derdin. Sakın ha bana şikâyette bulunma. Sakın ha sızlanma. Hayatını belirleyen tek kişi var, o da sensin. İrade dediğimiz şey, bir yaşından itibaren sana verilen bir yetidir. Bu yetiyi kullanırsın ya da kullanmazsın. Bu yetiyi, bu iradeyi, bu özgür düşünceyi, karar alma mekanizmasını annene verebilirsin, babana verebilirsin, öğretmenine, cemaat liderine, şeyhine, liderine, örgüt liderine, parti başkanına verebilirsin, arkadaşına, eşine, çocuğuna. Ama sadece devretme veya vekil tayin etmen seni sorumlu kılar. Orada da paçayı yırtamadık. Ya bırakın, biz acıların çocuğuyuz, etmeyin eylemeyin, memleket böyle, annem böyle, babam böyle. Cık. Varoluşçular burada da boş durmuyor, bize çıkış yolu bulmuyor. Orayı da tıkadılar mı? Kaldık mı ortada. Ne yapacağız? O zaman diyor ki, hiç olmazsa bir dost bulalım, duygularımızı paylaşalım. Bu garip dünyaya gelmişiz biriyle hem hal olalım, biriyle iç içe geçelim.Bir dakika diyor,hayatta dostlarımız, arkadaşlarımız var mı bizi anlayan, bizimle paylaşan. Varoşçular bu mümkün değil,herkes hayatını yalnız başına yaşar, diyor. Bir insanın duygularını, öbürünün anlaması mümkün değildir. Herkes özneldir. Hayatta doğduğun günden itibaren yalnızsın, ölene kadar da yalnız kalacaksın ve yalnızlığa mahkûmsun. Sadece kendini aldatarak, benim dostlarım var, arkadaşlarım var, anne babam var, kardeşim var, sevgilim var diye ifade edeceksin. Ama içinden geçen duyguları sadece sen yaşarsın.O duyguları bir başkasının arttırması veya azaltması mümkün değildir. Ameliyata girerken sadece sen girersin kardeşim. Ölüme giderken sadece sen gidersin. Sınava girerken sadece sen girersin. Eline iğne battığın zaman sadece senin canın yanar. Öbürü üzülebilir, o tercih edilen bir üzüntü. Ama senin canının yanmasını azaltmaz. Yalnız yaşarsın bütün duyguları.Hani gece yatağa yatıp da yalnız başınıza kaldığınızda günü şöyle bir değerlendirirsiniz ya kimse yoktur o anda, o esnada. Ölüm anı bir trafik kazası geçirdiniz. Bir şok geçirdiniz, hep yalnızdınız. Çocukluğunuzda kayboldunuz mahallede, şurada burada korktunuz, yalnızlığı derinden hissettiniz. Mehmet Bey çok kötü duruyorsunuz. Evet arkadaşlar, şimdi varoluşçular bizi perişan etti mi, etmedi mi? Ölüm yok mu, diyorsun, ne gezer yaşayacağız. Şimdi, tabi varoluşçular önce bizim zeminimizi çekiyorlar, ondan sonra bu adamlar düşünüyor, bu adamlar iyi niyetli, kötü değiller yani. Diyorlar ki, biz size yardımcı olacağız. Bakalım ne diyorlar. Tabi hastalarıma ben bunları anlatırken söyle bir yıkım hissediyorum. Aynen salondaki sessizlik gibi. Bir şeyler göçüyor içeride ve orada bir oturmuşluk hissi veriyor. Diyorlar ki, söyledikleri şey, çok hoş bir şey. Ne kadar hissedebiliriz, ne kadar hissettirebilirim. Arkadaşlar elde bir olan ne var, bil bakalım elde bir ne var. Var mısın? Varsın. Şu anda bildiğin tek şey varlığın. Başka bir şey biliyor musun? Hayır, nereden geldin nereye gideceksin biliyor musun? Hayır, sadece bu bilginin dışında her şeyi biz demagojik olarak konuşabiliriz, inanç olarak konuşabiliriz, değer yargıları olarak konuşabiliriz bu hayatı anlamlandırma açısından. Bunu zaten konuştuk. Bütün sistemimizi çökertti. Şu an da realite olan şey, varsın. Burada ne kadar kalacağını biliyor musun? Hayır. Onu da bilmiyorsun, bir dakika sonra ölebilir misin? Ölebilirsin. Ya Allah aşkına kardeşim yaşamını öteleme, ya neyi yaşamak istiyorsan onu yaşa, diyor. Günün biri gelecek ben şöyle bir hayat kuracağım diye sakın ha kendini aldatma. Bugün kendin için ne yapmak istiyorsan onu yap, diyor. Birinci madde bu. Ama bunu öyle yap ki diyor, kendine ihanet etme. Sen öyle bir varlıksın ki, kutsal bir varlıksın. İçinde o kadar güzel estetik bir heykel var ki, o kadar güzel bir musiki var ki, o kadar güzel tayflardan oluşan bir renk armonisi var ki gel kendini keşfe çık. Sadece kendin için güzel bir heykel tıraş ol. Sadece kendin için musiki bir bestekâr ol. Bir ressam ol, dış dünyayla kavgalarını bırak. Gel bu coşkuyla yaşamın her salisesini o kadar güzel, o kadar güzel doldur ki, doldurduğun şeylerden pişman olma. Çünkü bir dakika sonra olmayabilir. O kadar güzel duygularla işe başla ki, o yaptığın işler sonsuz hayatlarda bitmeyecek dahi olsa o sürecin içerisinde olmanın tadını yaşa. Bize bunlar başka bir kapı açtı. Şimdi böyle bir düşünce, estetik varoluş. Ötekiyle kavga yok, ötekiyle hırs yok, kabulleniş var. Geleceği bilme, belirleme gibi mecburiyetiniz yok, hayata anlam yükleme zorunluluğunuz yok. Sorumluluk sadece bize ait ve bunu yükleniyorsunuz ve üstleniyorsunuz. Yalnız olduğumuzu biliyoruz, iç dünyamızdaki kendi melodimizi çalmaya başlıyoruz . Bu yapıyı iç dünyamızda hâkim kıldığımızda karşımıza iki şey çıkıyor. Yürekten seven ve gerçekten üreten birisi. Üretmek ve sevmek amacı olmadan bunu yapabilen insan. Bunu evliyalar yapar, tarikatta terki terk derler. Varoluşçuların geldiği nokta, Mevlana’nın noktası bu oluyor. Baktığımız zaman kendi içindeki o coşkuyu, o güzelliği o kadar güzel yakalar ki insan evrensel bir dili var insanın. İnsanoğlunun içinde evresel bir öz var. O özü çıkar, kendini çıkar. Hedonistçe bir anlayışı ile değil, estetik bir varoluşla kendi kendinin varoluşunu ortaya koy. İşte bu varoluş, gerçek bir varoluş. Bu varoluş hayatı gerçekten yaşatan bir varoluştur. Değilse bu medeniyetin sana yüklediği her etapta anlam yükleme ve onları yapma tamamen pompalanmış bir kölelik harekâtıdır. Geleceğini bilme mecburiyeti ve belirlemek bu anını ve bugününü yaşayamamayı sana mecbur eder. Hep gelecek kaygısıyla ve geleceği planlayarak bugünü heba ediyorsun, yaşamı gelecek için hep öteliyorsun. O gelecek asla gelmeyecek. Hep öteleyeceksin, hep öteleyeceksin. Sorumluluğu başkasına yıkma. Şu an istiyorsan sen her şeyi yapabilirsin. Sen kutsalsın, özünde bir taneciksin. Sen tek varlıksın sen kendin için kendini imar et. Kendi heykelini yont. Sen çok hoş bir şeysin, başkalarına bunu göstermeye ihtiyacın yok. Sen bil yeter. Ama bunu o kadar estetik, o kadar ahlaki, o kadar güzel yap ki güzel bir gül gibi etrafa neşe kat. Şimdi böyle bir insan, haset duygularından arınıp, şükran yolculuğuna doğru gider. Burada şimdi ilginç kapılar açılıyor. Yani bu felsefenin, bu ince detayını yakaladığınız zaman bizim hastalıklar olarak ulaşmış olduğumuz klinik tabloların hemen hemen hepsini yok ediyor. Sadece bir takım biyolojik bozukluklar kalıyor. Çünkü bize gelen rahatsızlıkların büyük bir kısmı haset duygusu, aç gözlülük duygusu, kıskançlık duygusu, rekabet duygusu, yetersizlik duygusu, değersizlik duygusu, ikinci plana atılma duygusu, reddedilme duygusu, dışlanma duygusu, ölüm korkusu, belirsizlik korkusu, sorumluluk korkusu, anlamsızlık korkusu, etap üretememe korkusu. Adam zirveye gelmiş, yıldız olacağım demiş, ses sanatçısı falan. Falan gelmiş zirve de yok, yol bitti. Medeniyetin pompalaması. Ne dersin buna, nereye gidecek? İki yol var. Ya Himalayalar’a gidecek… Ya ferrarisini satacak ya da intihar edecek. . Genellikle bu durumlar da intihar edilir. Yani bu mana da hayatın anlam pompalamasıyla zirveye ulaşmış insanların büyük bir kısmı intihar ediyor. Çünkü yol bitiyor. Varoluşçulukta yol bitmez, çok zengin bir menü var. Çünkü dışarıyla irtibatı yok. Bilmem anlatabiliyor muyum? Şimdi tabi varoluşçuluğun ince detaylarındaki o güzel duyguları siz yakaladığınızda dünyaya bakışınız nasıl olur. Bugün işte ben bakıyorum. Ya adamın arabası benimkinden iyi, lanet olsun yirmi beş yıldır çalışıyoruz, doktoruz, bizim altımızda yetmiş beş model araba var, adam ayakkabı değiştirir gibi araba değiştiriyor. İçimden geçmese bile, ulan sen bunları nasıl kazandın ben biliyorum. Biliyorum aslında da benim işime geliyor öyle düşünmek. Ne numaralar çektin, ne tezgâhlar çektin. Allah bunu çıkarır yani diyorum, yani nasıl çıkaracak? Kaza olacak , araba devrilecek falan. Bir on saniye de oluyor bunlar. Nedir, bu haset duyguları. Bakıyorum benim bir doktor arkadaşım benden alt sınıflarda televizyona çıkmış, profesör bilmem kim, falan yerde takdir ve ödül töreni. Vay şerefsiz vay, şuna bak diyorum, canım sıkılıyor. Ya orada ben olmalıydım. Anlatabildim mi? Hem benden küçük, hem profesör olmuş, hem de ödül almış. Bakanlarda, başbakanda kime ödül vereceğini bilmiyorlar. Serserinin biriydi sümüklü. Tezi mezi nerden çaldı, ne yaptı Allah bilir. İşte kızımız, birazda hanımlardan. Ay bu bizim Ayşe mi , hani bizim bildiğimiz Ayşe, ay Hilton da yapıyor düğünü, o çocuğu nereden bulmuş o sümüklü Ayşe, aman tanrım nasıl kandırmış. Ne oldu bizim işimiz gücümüz, öbürüyle rekabet, öbürüne geçirmece. Şimdi haset duygusu bizim yaradılışımızın ilk başlangıcında olan bir konu aslında. Biz insan olarak hayvani tarafımız var. Bir de estetik olarak yontarsak, varoluşçu anlamda kendimizi tanırsak ve içimizdeki o heykeli çıkartmaya çalışırsak farklı bir alana gidiyor ama çok vahşiyiz. Latincede “homo homonu lupus” insan insanın kurdudur derler. Birbirimizi yeriz aslında. Çocuk memeyi emer, emer ardından ısırır. Ya oğlum kızım niye ısırıyorsun, o meme senin memen, lan o meme yara olursa sen o memeden ememeyeceksin, aç kalacaksın. İşte bizim hayatımızda beslendiğimiz memeleri yok etmek gibi bir eğilimimiz vardır. Beslendiğimiz memeler hayatın zenginliği ve coşkusudur. İnsanların zenginliğidir, şehirlerin zenginliğidir. İnsanların güzel yaşantılarıdır. Bunlar ne kadar çok olursa siz o kadar zengin bir çerçevede ve çevrede yaşarsınız. Varlığınız o kadar zenginleşir. Ne kadar estetik duyguları yoğun insanlarla beraber olursanız sizin estetik duygularınız o oranda artar. Ne kadar entelektüel insanlarla beraberseniz sizin entelektüel derinliğiniz o oranda artar. Ama siz bunlara haset ediyorsanız, onlara karşı benim duyduğum kötü duyguları duyuyorsanız diyelim günün birinde Allah dualarınızı kabul edip o insanları ortadan kaldırdı. Ne yapacağız şimdi.Buraya gelmiş böyle güzel, güzel insanlar, hoş hoş insanlar yok. Ben kime konuşacağım. Şimdi ne yapayım ben sizsiz dünyayı. Binaya haset ettim, bina yıkıldı, nerede konuşacağız. Taksimin çiçeklerine haset ettim çiçekler kurudu. İstanbul’un güzelliğine haset ettim deniz kapandı. Çat gölünde yaşamak iyi bir şey mi? Çölde yaşamak iyi bir şey mi?

Haset etrafındaki tüm güzelliği yok eden insan demektir. Kendine yaşam kaynağı olan şeyi ortadan kaldıran demektir. Hâlbuki varoluşçu manada kendi estetik varlığımızı ve yaşantımızı ötelemeden bütün güzelliklerimizi ortaya serpsek, her insan bu güzelliklerini ortaya koysa ne kadar zengin bir armoni olur. Ne güzel bir ahenk, ne güzel bir senfoni meydana gelir. Kimsenin kimseyle hesabı yok. Ya senin besten benim bestemden iyi, seninkemanına bir çivi sokayımda gör. Derdimiz, öbürüne çelme takmak, ne kadar hayvani ama bizde var böyle bir şey. Hasedi biraz genişletirsek aç gözlü oluyoruz. Diyoruz ki; her şeyi ben yapayım, her şeyi ben götüreyim, bütün güzellikler benim olsun. Elbise bende olsun, zekâ bende olsun, akıl bende olsun, araba bende olsun, imkân bende olsun, çoluk çocuk bende olsun, başarı bende olsun. Başkalarındaki başarıya tahammül edemiyorum, alıyorum. Yan komşum güzel bir araba almış. Nasıl o arabayı alır, o araba bende yok ki, kaça aldın ağabey, o arabayı yirmi beş,yirmi yedi vereyim bana ver diyorum, al diyor, verdim. Oh be diyorum, rahatlıyorum. O arabanını onda olması bana sıkıntı veriyor, ben alıyorum. Hanımlarda görüyorum bazen bana geliyor arkadaşlar, beğendiği, hoşlandığı kariyer olarak gördüğü hanımlar bir şey almış oluyor. Allem ediyor, kallem ediyor o kadının elinde o elbiseyi alıyor. O onu giydiği zaman huzursuz oluyor, o elbise onda olmamalı. Bende de var açgözlülük mesela; özellikle kitaplar görüyorum arkadaşlarda, o kitabın onda olmaması lazım, o kitabın benim kütüphanem de olması lazım. Yok, güzel bir duygu değil. Rica ediyorum bazen, utanır verirler, vermezlerse çalarım. Aç gözlülük, hâlbuki onun kütüphanesi güzel. Ya dursun orada ne zaman istersem bulurum. Hayır, sadece benim kütüphanemde olacak. Benim bazı doktor arkadaşlarım var, eskiden bende öyleydim. Böyle istif ederdim, sadece bende var o kitap, tek nüsha bende var o kitap, saklardım. Aç gözlülük. Veya bilgiyi alırsınız alırsınız ama kimseye veremezsiniz. Öğrenciler sorar size, öyle bir bilgi ki kimse bilmiyor, öğrenci aslında hinoğlu hin, öğle bir soru soruyor ki burada bir pisilik var, onu anlamaya çalışıyor, sorduğu soru doğru soru, siz hiç duymazlıktan gelirsiniz, anlamazlıktan gelirsiniz. Ben o bilgi için elli yıl çalıştım, beş dakika da sana nasıl vereyim. Vermez, tutar, tutar, tutar. Öyle mübarek hocalarımız vardır. Bilmiyorum bir kısım hocalar vardı varoluşçu olmayan hocalar, aç güzlülük içerisinde kendi heykelini yapmak yerine milletten paratoner gibi toplayıp dağıtmazlardı. Hâlbuki estetik varoluş demek onu zemine saçmaktır, paylaşmaktır. Vermektir, verdikçe zenginleşmetir. Eğer biraz daha olgunlaşırsa yapı kıskançlığa doğru geçiyor. Kıskançlık hasetten çok iyi bir şey, aç güzlülükten de iyi bir şey, ama kıskançlık kötü bir şey. Haset öbürünün arabasını yakıyordu, çiziyordu, kaza geçirmesini düşünüyordu. Aç gözlülük, gidip arabasını satın alıyordu. Kıskançlık, onda varsa bende de olmalı. Bakıyorum Mehmet beyin kütüphanesinde güzle bir kitap, o gün yemiyorum içmiyorum Beyoğlu’ndaki bütün kütüphaneleri dolanıyorum, o kitabın aynısından bulu, getirip eve koyuyorum. Oh be rahatlıyorum, şişim iniyor. Hanımlara bakıyorum, diyorum, bu kıyafeti neden aldın. Asiye’de de aynı kıyafetten vardı, çok hoşuma gitti. Asiye onun rakibi. Asiye’ye yakışıyor ama ona yakışmıyor. Ama o kıyafetin gidip, aynısını almış. Gıcıklığına o kadının giyeceği tek kıyafeti o da giyiyor. Onun çamaşır makinesinin modelinden o da alır, arabasından o da alır. Dördüncü evre şükran evresi. Melanie Klein, nesne ilişkileri kuramı kurucusu diyor ki, İnsanlık şükran evresine ulaşmalı. Şükran ne demektir. Her yerdeki zenginlik sizinmiş gibi hissetmektir. Her yerdeki güzellik sizinmiş gibi hissetmektir. Her yerdeki, herkesteki başarı size mutluluk huzur verecek. Ay benim genç arkadaşım profesör olmuş. O kadar içiniz hoşnut olacak ki, o kadar keyif alacaksınız ki, o anda içiniz içinize sığmayacak. Şehrin güzelliği, insanların güzelliği aynı şekilde diğer insanların sıkıntı ve acılarından ızdırab duyabileceksiniz. Dünya kadar genişsiniz. O zaman dünya sizin, tamamen sizin uzantınız. Siz her yerdesiniz ve inanılmaz bir sonsuzluk ufku içindesiniz ve bunun adı şükran. Tasavvufta buna vahdeti vücut diyorlar. Tanrıyla bir olmak tanrının yansımalarıyla bir olma, kendinizi tutamama. İyilik ve kötülüğün bir şekilde yansıma olduğunu kabul etme. Kimseyi yargılamıyorsunuz, kimseyi aşağılamıyorsunuz, kimseyi dışlamıyorsunuz, sadece insanların güzel olmasını istiyorsunuz. Güzelliklerden mutluluk duyuyorsunuz. Sıkıntılardan huzursuzluk duyuyorsunuz. Şimdi varoluşçulukla ruhsal gelişimin olgunlaşma evrelerini iç içe geçirdiğimiz de, bireysel varoluş duygusunun nasıl şükrana ulaştığını anlamaya çalışın. Hayatın anlamsızlığı karşısında boğulmayan, belirsizlikten ürkmeyen, ölümü aslanlar gibi kabul eden, sorumluluğu sırtına yüklenen, yalnız olduğunu bilen bir bireyin kendi içsel varoluş yolculuğunda elinde bir tek malzeme var. O zaman hayatı geleceğe ötelemeden ne istiyorsa onu yapabilecek cesareti, dirayeti gücü, içindeki estetiği ortaya çıkarmalıdır.

SORU: Bir şey sorabilir miyim?

Tahir ÖZAKKAŞ: Sorabilirsin

SORU: Değer yargıları da var o zaman insan her istediğini yapamaz diye düşünüyorum.

Tahir ÖZAKKAŞ: insan içindeki sesi dinlerse orada estetik çok güzel sesler var. Varoluşçular bunu der. Hiçbir musiki yoktur ki dünyanın hiçbir yerinde o güzel besteleri yakaladığınızda böyle cızırtı halinde sizi rahatsız etsin. Hiçbir heykel yoktur ki, güzel yontulduğunda diğer insanlara sıkıntı versin. Hiçbir resim yoktur ki renkleri, tayfları ve geçişleri, bir ahengi yakaladığında diğer insanlara huzursuzluk getirsin. İnsanın özünde ve derinliklerinde hep ahenk, hep estetik var. Yoksa insanın özünde gürültü de var, karmaşa da var, kaosta var, cızırtı da var. Ama cızırtı, karmaşa, kaos evrensel insan tarafından ahenk olarak karşılanmaz ve algılanmaz. Altını çizerek söyledim hedonistçe bir zevkçiliği kast etmedim. Lütfen içinizdeki sesi dinleyin. İstediği tek şey yaşamı öteleme, kendin için en güzel dizaynı ver. Bu ne demek biliyor musun? Bu çok yoğun bir sorumluluk demek, bu yoğun üretmek demek, bu çok yoğun kendini keşfetmek demek, bu çok yoğun düşünmek demek, bu bir dakikanı boşa harcayamamak demek. O kadar ağır bir yük ve sorumluluk ki aslında. Ama o kadar da güzel bir varoluş ki sadece fiziksel bir yorgunluk hissedersiniz. Çünkü yaşamın her anını doygun, doya doya içten yaşıyorsunuz. Siz gerçekten varsınız, hiçbir şeyden korkmuyorsunuz, ölümden korkmuyorsunuz. Sizin inandığınız bir takım değer yargıları varsa tüm dünya karşınızda olsa eyvallah etmiyorsunuz, büyük devrimci oluyorsunuz. Önünüze kimse engel koyamıyor sizin, sizi sadece hücreye atabiliyorlar, zihninize pranga vuramıyorlar. Anlatabiliyor muyum? Sınırların ötesine taşıyorsunuz, içinizdeki coşku sizi bir yönde liderlik yapmaya yönlendiriyorsa lider oluyorsunuz, bilim adamı oluyorsunuz, ticaret yapıyorsunuz sanayici oluyorsunuz öğrenci oluyorsunuz öğretmen oluyorsunuz, yazar oluyorsunuz, mühendis oluyorsunuz İşte varoluş bu. İçindeki ses bu. Bu nasıl bir şey bu biliyor musunuz? İki atlet hipodromda koşuyorlar yandakine bakıyor, vay be bir adım öndeyim diyor ben senden, içinden öbürüde hı diyor. Öbür hı diyen ne biliyor musun ? O hı diyen öbür atlete iki tur bindirmiş. Bir adım önde olan atlet bunu bilmiyor. Öbürü iki tur önde. Varoluşçu bir insanın hayattaki yaşantısı, mücadelesi mühendisliği, doktorluğu, avukatlığı hayatı anlam pompalamasının esiri olan bir insan kendini aynı noktada görebilir ama öbür insana ona iki tur bindirmiştir. Bunu söylemez, söyleme ihtiyacı da hissetmez, yaşar. Bilmem bunu anlatabildim mi. Evet, sohbetimi ben burada noktalayayım. Soru varsa konuyla ilgili aklım ererse anlatmaya çalışayım. Katkısı olan arkadaşların katkısını ben dinleyeyim. Buyurun

SORU: Siz bunları anlatırken aklıma ölüm korkusu olan, bir sürü kaygıları olan, hayatın dikte etmiş olduğu kurallara uymuş, uyumlu köleler sizin karşınıza geldiğinde bu şükran duygusunun yaşandığı boyuta getirmek için, bunu anlatmak bu bilgiyi anlatmak yeterli mi? Yoksa nasıl bir çalışma yapmak gerekli?

Tahir ÖZAKKAŞ: Sen çok büyük soru sordun. Biz bize gelen her arkadaşı önce medeniyete uyumlu insan haline getiriyoruz ve köleliğini daha kavi ve güçlü hale getiriyoruz. Ama bazı cinsler çıkıyor aradan, onlar bununla yetinmiyor, soruyorlar. Onlarla yıllarca süren çalışmalarımız oluyor, onların sayesinde bizde kendimizi böyle şükran duygusuna ulaşabilecek hale getirmeye çalışıyoruz. Yapabildiğimiz kadar onlara ayna olmaya çalışıyoruz. Nadiren yaptığımız bir şey farkındalık, kimlik ve kişiliğin her şeyi yakacak ve yıkacak kadar değişebilmeye aday olması lazım. Çünkü ben burada yüzeysel olarak paylaştım sizinle ama kafanızda çok sorular sorduğunuzu düşünüyorum, hayat cidden sorgulanacak ama bu dışarıdaki anlam pompalaması ve sorumluluk duyguları o kadar baskın gelecek ki bir hafta sonra bunarın çok azını hatırlayacaksınız.

SORU: Psikoterapi, psikanaliz, sohbet veya ne tür bir uygulama yapıyorsunuz?

Tahir ÖZAKKAŞ: Varoluşçu psikoterapi. Bu manadaki yaklaşım tarzı. O yolculukta orada olmaya çalışıyoruz.

SORU:…

Tahir ÖZAKKAŞ: Yaşam bir çayı tadında içebilmektir. Tadında içebilmektir.

SORU: Bir de yaydığımız frekanslar olarak, yapısal olarak …

Tahir ÖZAKKAŞ: burada varoluşçuluğun böyle bir hedefi yok. Güzel ve çirkin aynı ölçüdedir. Zafer ve yenilgi aynıdır. Savaş ve barış iç içedir. Yani güzel olayım diye bir hedefi yok. Sizin algınız öyleydi o şekilde hissettiniz ne güzel.

SORU:…

Tahir ÖZAKKAŞ: Şimdi benim Musevi hastalarım var, ateist hastalarım var. Bu söyledikleri mi onlara da söylüyorum. Onlarda, kendi inanç ve değer yargılarıyla tam benim düşündüğüm gibi ifade ettin diyor. Demek ki evrensel bir özü yakalıyoruz. Aynı frekans, tabi eğer bir yaratıcı güç varsa ki, ben inanıyorum böyle bir güç olduğuna, insanlar hep aynı frekansta yaratılmıştır. Yaratıcı bir güç yokda bir varoluş varsa, hepimiz aynı varoluş sürecinden,aynı duyguları hissetmemiz ve aynı öze ulaşmamız aynı, değişen bir şey yok ki. Biz tabi ona inanç sokuyoruz, biraz rahatlıyoruz, diğerinde sokmazsanız bile insanlığın varoluş sürecinde, yaratılış sürecinde ne şekilde yaratıldıysa aynı senkronizasyon var, yine o senkronizasyonu o melodiyi yakalayabilmek her halde.

SORU: Ölümü kabullenmek ve yalan dünya şeyi oradadır.. Dünyanın hiçbir şekilde ..

Tahir ÖZAKKAŞ: Düşünmek ve fark etmek.

SORU: Benim çıkarttığım soru şu oldu. Bir varoluşçuluğun özünde bir set oluyor, kendi kurallarımızı yarattığımızda bize mani oluyor. Çünkü dini belli başlı kuralları var. Önce onlara uymalıyız sonra kendi kurallarımıza uymalıyız, o da ne kadar müsaade ederse.

Tahir ÖZAKKAŞ: Ateist varoluşçular için bu böyledir. Dinde anlam arayışlarından bir tanesidir. İnsanın özünü kısıtlayan bir şeydir. Ama bir kısmı idealisttir, varoluşçuların kurucularından diyeyim. Orada da tanrı kavramından yola çıkar, aynı felsefeye ulaşırlar. Sizin yaklaşım tarzınıza hangisi uygunsa, siz onu benimseyebilirsiniz. Ama varoluşçuluğun özü, dini bu mana da bir engel olarak görür.Bir şartlanama olarak görür. Bundan arınmak gerekir. Farlı bir anlam arayışıdır, derler.

SORU: Bende ilgi ile dinledim konuşmanızı. Ama biraz iyimser açıdan baktınız sanki. Çünkü aslında varoluşçuluk Pitagoras’dan başlıyor. Tam da kaygı kavramını temel alarak başlıyor. Daha sonra Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’da varoluşçuluğun kitaplarında kendi içindeki iç çelişkilerden, iç uyumsuzluğundan nesnenin daha sonra… İçindeki dürtüleri…dolayısıyla varoluşçuluk aslında tamamıyla hümanist değildir. Antihümanist tarafları çoktur. Bir başka konu ötekiyle olan ilişki benim bildiğim kadarıyla cehennem başkalarıdır ötekidir. … Bir odaya girdiğim zaman ben bir cisme bakarken başka biriside o cisme bakarsa o cisim üzerindeki benim tanrılığım sona erer. Çünkü onu vazo olarak görür ben onu bardak olarak görme özgürlüğümden feragat etmiş olurum. Dolayısıyla varoluşçuluk ötekiyle sürekli kavga içindedir. Dolayısıyla orada… Ötekiyle arasındaki ilişkisinde sürekli olarak zedelenme ilişkisi sürer. Ve bir sonuç olarakda varoluşçuluk yine … Varoluş tözden önce gelir sözüdür. Bu manada sizin evrensel töz olarak sunduğunuz şeyi tamamen reddeder. Varoluşçulukta öz diye bir şey yoktur. Herkes kendi özünü her gün yeniden yapar diye düşünür. Dolayısıyla verilen bütün iyimser atmosferin karşılığında tamamen kötümser bir varoluşçuluk var. Dolayısıyla bunun sizin yorumunuz mu olduğunu, yoksa böyle varoluşçuların olup olmadığını merak ettim.

Tahir ÖZAKKAŞ: Şimdi kuramların normalde birer temsilcisi vardır. Kuramları genelde bir kişi kurar. Psikanalitik kuram, davranışçı kuram, bilişsel kuram, kendilik kuramı psikoloji anlamında. Ama varoluşçuluğun bir kuramı, bir kuramcısı yoktur. Hiçbir varoluşçu kuramcı ben varoluşçuyum diye çıkmamıştır. Onu felsefecilerin bir grup düşünürü varoluşçu olarak nitelendirmiştir. Bu bahsetmiş olduğun isimlerin hiçbiri kendini varoluşçu olarak nitelendirmemiştir. Ama bakış tarzlarına baktığımız zaman bu bağlamdaki anlam sorgulaması ve medeniyetin pompalamış olduğu şeye karşı reaksiyoner bir tavır onların hepsini bir varoluşçuluk potası içinde değerlendirmek gibi felsefelerin veyahutda bilim adamaları o grup insanları varoluşçu olarak nitelendirmiştir. Dolayısıyla bunlar arasında farklı bakışlar, farklı görüşler söz konusudur. Varoluşçuları, siz spektrum olarak tamamen negativistik anlamda değerlendirebilirsiniz. Buradan intihara gidersiniz. Ama biz klinisyenler olarak, o varoluşçuluğun içinde klinik uygulama açısından bir çıkış yolu düşündüğümüz de böyle bir çıkış yolunun, insanlığın önünü açtığını, en azından klinik uygulamada bir çözüm yolu olduğunu görüyoruz, uyguluyoruz ve bundan yarar görüyoruz, sorulardan kaçmıyoruz. Belki iyimser bir bakış tarzı işimize geliyoruz. Başka bir anlam yükleme olabilir. Bu şekilde düşünenler ve uygulayanlar var Psikiyatride veya psikoterapide bunun uygulayıcılarının başında Irvin YALOM gelir. Yalom nereden çıkarmıştır? Bu varoluşçuluk psikiyatriyle yakından ilgili de değildir. Aslında tamamen felsefi bir şeydir. Yalom, psikoterapilerde Psikanalitik psikoterapi yaparken göğüs kanseri olan hastalarla çalışmıştır. Göğüs kanseri olan bir grup hasta ile grup terapileri yapıyor ve yıllarca yapıyor. Bu grup terapilerindeki hastaların eyvah ben kanser oldum ve ölüyorum diyerek depresyona giriyorlar ve ölüyorlar. Aynı şekilde aynı şiddet derecesindeki göğüs kanseri olan hanımlar ise eyvah benim hayatımda yapacağım çok şey vardı, bu adam bana üç yılın kaldı, bütün hayatımı ben üç yıla sığdırmak zorundayım diyerek, ertelediği ve ötelediği yaşamını o üç yılda yaşamaya çalışıyor. Bunlar beş yıl yaşıyorlar, sekiz yıl yaşıyorlar. Üç yıl yaşaması gerekenlerde , eyvah hayat bitiyor, ben kanserim diye depresyona girenler bir yıl sonra ölüyorlar. Şimdi Yalom, buradan varoluşçuluğa atlıyor. Diyor ki; insan hep yaşamının ötelediği için, gerçekten kendi olamadığı için, hayatın ona yüklemiş olduğu anlam pompalamasının altında ezildiği için, sorumluluğu üstlenmediği ve ölümden korktuğu için sahte bir yaşam sürüyor. İnsanın özgürlüğü, sahte yaşamda değil gerçekten kendini var etmesinden geçiyor. İnsan eğer gerçekten kendini var ederse, o kaygı dediğimiz, anksiyete dediğimiz şeyi kontrol altına alabilir. Tek olduğunu, biricik olduğunu, özel olduğunu ve kendini var etmesine imkân tanıması,9 diyor. Böyle bir çıkış yolu buluyor. Bizimde bakış tarzımız, daha doğrusu benim bireysel bakış tarzım bu manadaki bir varoluşçuluğu klinik anlamda uygulamaktan geçiyor. Teşekkürler. Buyurun.

SORU: Ben arkadaşıma cevap vermek istiyorum. Bence çok güzel bir soru sordunuz… İyi soruların içinde cevabı da vardır diye. Varoluşçuluğu anlatırken dediniz ki kapalı bir oda da ben bir cisme bakarken bir başkası da ona bakarsa o benim özgürlüğümü kısıtlar. O bardak olarak gördüğünde benim vazo olarak görme özgürlüğümü ortadan kalkar. Bence siz aynı şeye bakıp biriniz vazo gördünüz biriniz bardak ikinizde ne görmek istediyseniz aslında onu gördünüz. Varoluşçuluğun temelinde özgürlük vardır. Ve herkes özgürlüğünde değer tek birbirini anlayamaz dediniz, özneldir

Tahir ÖZAKKAŞ: Özneldir

Tahir ÖZAKKAŞ: Peki arkadaşlar çok teşekkürler katıldığınız için.


psikoterapi.com adresinden alınmıştır.




6 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page