top of page
  • Tahir Özakkaş

Sınırda Kişilik Bozukluğu

SINIR KİŞİLİK


Sınır Kişilik, Borderline Kişilik Bozukluğu
Sınır Kişilik, Borderline Kişilik Bozukluğu

Uz. Dr. Tahir Özakkaş

Efendim hepiniz hoş geldiniz. Geçen seferki gruptan kimler var diye bakıyorum ama bugün biraz daha yeniyiz herhalde. Geçen toplantılara katılanlar varsa bir el kaldırabilir mi? Evet müşterilerimizin çoğunu kaybetmişiz, bugün biraz daha performans göstermemiz gerekecek. Evet, yeni gelen arkadaşlar için hem bir tanışma, hem bir muhabbet, hem bir bilgilendirme bağlamında sınırda kişilik bozukluğu hakkında bir şeyler söylemeye çalışacağım.

Ben Doktor Tahir ÖZAKKAŞ 1958 Kayseri doğumluyum. İlk ve orta tahsilimi Kayseri’de yaptıktan sonra tıp tahsilim Kayseri’de de bitirdim. Psikiyatristim. Tıp fakültesini okurken aynı zamanda Siyasal Bilgiler Fakültesi Kamu Yönetimine devam ettim, orayı da bitirdim. İhtisas çalışmam oldu kamu yönetimi üzerine, siyaset psikolojisi üzerine bir süre master çalışmam oldu. Şu anda serbest hekim olarak çalışıyorum. Psikoterapi Enstitüsü diye bir enstitü kurdum. Bu enstitünün başkanlığını yürütüyorum. Burada daha çok eğitim alan hekim, psikolog ve psikolojik danışman arkadaşlarımızı daha çok psikoterapist olarak eğitmek üzere iki yıl süren master düzeyinde, belki doktora düzeyinde bir programımız var. Bu programlarda devam ediyor.

Bugün buraya borderline ve narsisist kişilik örgütlenmesinin ne olduğunu anlamak, tanımak, bununla ilgili belki kendimizi irdelemek, anlamak üzere bir yolculuğumuz olacak. Borderline kişilik örgütlenmesi, henüz entelektüel çevrelerde de pek bilinmeyen, konuşulmayan ama yurtdışında son zamanlarda çokça konuşulan, özellikle gelişmiş ülkelerde konuşulan kişilik örgütlenmesi şeklidir. Narsisist kişilik örgütlenmesini biliriz ama kendimizden uzak tuttuğumuz bir kavram veya mefhum. Bunların bizimle ne kadar yakından ilişkili olduğunu, hayatımıza ne şekilde şekil verdiğini bugün birlikte anlamaya ve kavramaya çalışacağız. Zaman zaman klinik örnekler vereceğim. Sohbetim bir saat kadar sürecek. Ardında da sorulara soru cevap şeklinde ınter aktif bir görüşmeye dönüştüreceğim. Teorik bilgiden önce şöyle pratik bilgi ile başlayayım istiyorum.Ben buraya gelirken, ben bir seminer vereceğim, bir konferans vereceğim, arkadaşlarla, dostlarla bilgimi, becerimi, iç görümü paylaşacağım. Yola çıkarken bu düşüncelerle çıktım. Gittiğim konferansta o kadar güzel şeyler, o kadar güzel şekilde anlatacağım ki, orada bulunan arkadaşlar bana hayran olacaklar, beni çok sevecekler, ya bu Tahir Bey çok güzel anlattı mevzuyu diyecekler. Giydiğim kıyafet onlar tarafından beğenilecek, konuşma üslubun onların hoşuna gidecek, diye düşünmüşsem bir yola giriyorum. Bu narsisizm yolu. Yok ben kendi içsel olgunlaşma sürecimde dolmak ve taşmak anlamında, paylaşmak anlamında çok doğal bir ortamda sizlerle birtakım bilgi ve becerimi paylaşıyor, bir takım düşüncelerimi size vermekten, sizlerin düşüncelerini rahatlıkla almaktan haz alan bir kişilik gelişimi yaratmış isem buna da normal kişilik diyoruz. Normal kişilik diyoruz, ya nasıl olur doktor bey, biz her gittiğimiz yere giderken orada nasıl görüneceğimizi, diğerleri tarafından nasıl algılanacağımızı düşünerek gideriz. Ona göre kendimize bir çeki düzen veririz ona göre hal ve hareketlerimize bir kontrol veririz ve her gittiğimiz yerde onların beklediği uygun çerçeveyi sağlamaya çalışırız. Evet, bu narsisizmdir arkadaşlar. Bunu bir spektrum olarak değerlendirdiğinizde hafiften narsisizme doğru kayar. Hayatınızda bu ne kadar etkin ve önemli ise, hayatınıza başlarının görüşü şekil veriyorsa siz başkalarının zavallı birer kölesisiniz. Çünkü siz kendi hayatınızı yaşamıyorsunuz. Siz benim hayranlığımın mahkûmsunuz, ben size alkış tutmadığım müddetçe, hayran bakışlarla bakmadığım müddetçe siz var olamazsınız. Ağzınızla kuş tutun, benim bakışıma muhtaçsınız. Ama ben kendi içimde varoluşumu gerçekleştirmişim, sınırlarımı kendim koymuşum, olgunluk içerisinde estetik kaygılarla kendimi var etmişsem, insani özelliklerimi, insani meziyetlerimi estetik ve ahlaki bir edep içinde sunmayı başarabiliyorsam ve sizin hayranlığınıza muhtaç değilsem ama sizin bilginize her zaman ihtiyaç duyuyor ve sizsinle kendimi eşit görebiliyorsam ve hissedebiliyorsam bu narsisizmden çıkmak olur. Peki, bu nasıl oluyor? Gökten zembille mi iniyor, yoksa genetiğimizdeki bir takım DNA’ların bizleri etkilemesinden mi kaynaklanıyor? Bunu inceledik, araştırdık, birçok teoriler attık. Ne zamana kadar? İki tane değerli bilim adamı uzun yıllar süren çalışmaları sonucunda kişilik örgütlenmelerinin ve oluşmalarının matematiksel kurgusunu bulana kadar.

Bu iki değerli bilim adamı Mahler ve Bowlby. Bu insanlar devletten ve vakıflardan aldıkları birtakım yardımlarla büyük şehirlerin kenarlarındaki varoşlara klinikler açarlar. Derler ki o kliniğin etrafında yaşayan insanlara; siz çocuklarınızla beraber gelirseniz biz burada sizin her türlü ihtiyacınızı karşılayacağız ve bir miktarda para vereceğiz. Biz sadece bebeğinizle olan ilişkiyi yıllar ve yıllar takip ve gözlemek istiyoruz. Hamilelikten itibaren başlayan bir süreç. Bir grup anne üzerinde yirmi yıla dayanan araştırma ve inceleme ile bebeği takip etmeye başlamıştır. Bir anne bebeğine halime olduktan sonra içsel olarak bebeğinin zihinsel tasarımı ile başlayan hikâyede, bebek doğduktan sonra bebeği nasıl kucaklıyor, bebeğe nasıl yaklaşıyor,bebeği ile nasıl halleşiyor, bunlar inceleniyor. Annelerin kişilik portreleri ve kişilik yapıları çok değişik kişilik örgütlenmelerinden. Kişilik örgütlenmeleri, kişilerin nesneyle ilişkilerini betimleyen bir şeydir. İnsanlar biraz paranoid olur, biraz şizoid olur, biraz anti sosyal olur, biraz narsisistik olur, biraz çekimser olur, biraz bağımlı olurlar, biraz takıntılı olurlar. Bunların her biri bir kişilik örgütlenmesidir. Bu tip annelerin hepsi de oradalar. Hepsi bir vaka ve onların çocuklarına davranışları nasıl olacak bunu inceliyorlar. Bu incelemede bütün çocukların ruhsal olarak geçirmek zorunda olduğu evrelerin olduğunu gözlemliyorlar. Bir bebek evreler silsilesinden adım adım ilerliyor. Biz buna epigenetik açılım diyoruz. Nasıl ki DNA ilk zigot hücreden katmer katmer açılır ve muhteşem bir dizayn olan insanoğlunu meydana getirirse ruhsal yapı da sanki kodlanmış ve ziplenmiş ruhsal dosyaların belirli etaplara gelmesiyle beraber açılıyor. Bu nedir? İlk başta anne ile kaynaşan bir sistem daha sonra anneden ayrılan bir sisteme dönüşüyor. Her çocuk bir yaş civarına geldiğinde içten sanki bir şey onları zıplatır, anne kucağından uzaklaşmak isterler.

İşte hikâye burada başlıyor, insanların narsisist veya borderline olma hikâyesi. Bu çocuğa anne ne yapıyor? İşte muhtelif anneler çocuklarına muhtelif şekillerde yaklaşıyor. Bu muhtelif şekillerde yaklaşma, kucaklama ve sevme o çocuğun bir ömür boyu sürecek olan kişiliğini belirleyen bir süreci başlatıyor. Şimdi, olay kafamızda çok oturmayabilir, biraz sonra izah edeceğim, bugünkü örneklerini de göstereceğim. Nasıl dedim, eğer ben buraya gelirken sizlerin hayranlığını celp etmek için gelmişsem, ben narsisist bir insanım ve sizin hayranlığınıza muhtacım. Eğer siz bana, arkanızı dönüp, sırtınızı dönüp de somurtan yüzlerle bakarsanız ben burada ne yaparım? Bir değeri olmayan adi veya zavallı bir insan olarak hissederim. Çocuklar ilk aylarda anne ile iç içe geçerler. Mahler ve Mahler’den sonra yapılan çalışmalarda çocuğun bireyselleşme ve normalleşme evre dediğimiz dört evre tanımlıyor. Birincisi, ilk bir ayda ruhu yok, nesne yok, öbürü yok, bir gaz kümesi gibi, iyi ve kötü duyumu da yok. Birtakım duyumlar haz,sıkıntı, acı şeklinde duyumları da yok, bir merkezi yok. Bir ay sonra çocuğun iç dünyasında bazı duyumların haz verdiği, bazı duyumların sıkıntı verdiği salınım başlar. Ama anne ile kendisini ayrıştırabilecek bir ruhsal yapı da yok. Kendisini annenin devamı hisseder. Ayrı bir kimlik yapısı yok, bunu anlamak zor. Bunu ancak akıl hastalarıyla çalışan arkadaşlar bilirler, bir şizofren hasta kendini masadan ayırt edemez. Zaman zaman masayı kendi uzantısı gibi algılar veya kendi vücudunu yabancı şeytan olarak algılar, onu kesmeye çalışır. Yani sınırımız nerede başlıyor,nerede bitiyor o dönemde belirleniyor. Demek ki, o bir aydan sonraki dönemde çocuğun içinde ruhsal yapı, beyin iyi salınımla kötü salınımın farkına varabiliyor. Çocuğun iyi salınımlara yönelme, kötü salınımlardan uzaklaşma yönünde otomatik bir gayreti oluyor. Daha sonra ise yavaş yavaş ben ve öteki kavramının ayrıştıracak sürece girer. Yani bu benim iyi hissim, bu annemin iyi hissi, bu benim kötü hissim, o da annenin kötü hissi, ama iyi ve kötü kavramları bir sistemde entegre olarak bugünkü algıladığımız gibi algılanmaz. Bir tane bana gülen anne var burada, bir de bana kızan ayrı bir anne var. Bunlar ayrı annelerdir. Şimdi gülen anne benim içimde sevilen bir çocuğun şeklini ve tasarımını oluşturuyor. Şimdi ben, gözümü kapattığımda annemin beni sevdiği durumu düşündüğüm zaman ben sevilen bir çocuk olduğumu hissediyorum. Ama aynı annemi bana kızdığında, yaramazlık yaptığımda düşündüğüm zaman bir başka tasarım canlanıyor. Kötü ve beğenilmeyen çocuk. İşte bunlar üç yaşına kadar ayrı ayrı dururlar. Yani tek bir anne algısı yoktur, tek bir kendilik algısı yoktur. Daha sonraki aylarda bu iki yapı, kötü anneyle iyi anne zihinsel olarak, zihinsel tasarımda birleşir, tek bir anneyi meydana getirir. İyi ve kötü kendilik tasarımları da iç dünyamızda birleşerek, “hı yaramazlık yaptığım için annem bana kızdı, uslu davrandığım için beni sevdi” diye bir entegrasyona girer. Bu uzunca bir süreçtir.

İşte Mahler ve arkadaşları bu süreçleri tanımlamadan önce patolojik olarak bize gelen bir takım ruhsal rahatsızlığı olan arkadaşlarımızın davranışlarını anlamlandıramıyorduk. Bunların en yaygın olanı da borderline kişilik örgütlenmesidir. Bunlar çok değerli arkadaşlarımız. Bunlar doktordur, mühendistir, avukattır, üst yöneticidir, zeki ve fonksiyoneldir. Ama bu arkadaşlarımla muhabbet ederken eğer iyi kendilikte iseler inanılmaz mutlu ve coşkulu, sizi de uçururlar, kendinizi cennette hissedersiniz, kankadırlar, yüreklidirler. Ama bu, madalyonun bir yüzü aynı arkadaşınız ve dostunuzun bir de öbür yüzü var. O da cehennem yüzü yani kötü kendilik dediğimiz yüzü, yani annenin onu sevmediği kısmı. O kısma geçtiği zaman kendini çok kötü ve değersiz hisseder ve etrafındaki insanları da perişan eder. Şimdi aynı insan nasıl bir o şekilde oluyor, bir bu şekilde oluyor. Şimdi, böyle insanlar etrafımızda var mı? Yok efendim, diyebilirsiniz. Size bir basit ölçü vereyim. Öyle bir arkadaşınız var ki, onunla konuşurken yumurtaların üzerine basarak konuşursunuz, ne zaman patlayacağını bilemezsiniz. Dersiniz ki acaba bundan alınır mı? Acaba bundan incinir mi? O arkadaşınız büyük ihtimalle borderlinedir. Sizin ufacık bir çağrışımınızla o bir anda cehennemi size yaşatabilir. Birkaç sefer yaşadınız ama aynı insanla cenneti de yaşadığınız için onunla çok keyifli bir dostluk ve arkadaşlığınız vardır. O dostluk ve arkadaşlık nedeniyle siz bu cehenneme katlanırsınız. Bunun ayrı bir hikâyesi var, niye cehenneme dönüşüyor, niye cennete dönüşüyor, bunu vaktimiz kalırsa daha derinlemesine izah edeceğim. Şimdi çocuk için bu süreçte anne kanka, dost, arkadaş, hayatın merkezi. Bu anne demek, bizim merkez üssümüzdür, enerjimizin kaynağıdır. Biz bir arabayız, etrafı benzinimiz kadar dolaşırız, benzinimiz bittiğinde nereye gideriz? Anneye gideriz. Anne bize benzin dolduruyor, bebekken yakıtımızı hep oradan alırız. Canlılık kaynağımız hep oradadır. Ne zaman ki biz benzin, petrol imal etmeye başladık ki o ayrı bir birey olmaktır. Yani anneye ihtiyaç duymadan, ayakları üzerinde durmaktır. Bir bebek bir yaşında, bir buçuk yaşında kırk metre kadar gidebilir, yirmi metre kadar gidebilir, anneye bakar, anne orada, annenin yüzündeki ifadeye bakar, bir on metre daha gider, ama on birinci metreye cesaret edemez, geri döner gelir. Anneyi bir tutar, oradan biraz enerji alır, bir kırk metre daha gider. Bu anneden ayrılmanın egzersizleridir.

İşte bu dönem, bir yaşındaki dönem çocuğun yatay hareketten, dikey harekete geçmesi ve yürümeye başlaması, anneden ayrışma çalışmalarıdır. İlk altıncı ayda çocuk kafasını anneden uzaklaştırarak, anne bedeninden ayrılma denemelerine başlar. Bir yaşında yürüyerek ayrılma egzersizleri sürer. Bu annenin yüreğinde ne demektir? Biliyor musunuz bir bebek anneden ayrılıp, gittiğinde annenin yüreğinin bir parçası da gider.

Şimdi olaya anne perspektifinden bakalım. Çocuk yaşı geldiğinden dolayı merkez üssünden ayrılıp, yavaş yavaş uzaklaşma egzersizleriyle kendi başına var olma sürecini yaşıyor. İşte, tam bu süreçte çocuğun ayrılmaları karşısında anne ne hisseder? İki tür anne vardır. Çocuğun kendinden ayrılması annenin ruhunda bir kayıp duygusu yaşatır, panikler. Çocuk biraz uzaklaştı mı bakışıyla, duruşuyla müthiş bir kaygı gösterir. Aman başına bir şey gelecek. Çocuk kaygıyı görür görmez sınırı çoktan aştığını fark eder, büyük bir korkuyla anne kucağına geri döner. İkinci anne tipi vardır, ben buradayım korkma, daha uzağa gidebilirsin, hayatta keşfedeceğin çok şey var. Hadi kızım, hadi oğlum. Birde böyle bir bakış var. Birinci bakış özerkleşmeyi engelleyen, ikinci bakış bağımsız ve özerk bir kimliği yetiştiren bakıştır. Şimdi çocuk bağımsız ve özerk şekilde anneden destek alıp ayrışırsa o sağlıklı bir yola gidiyor. Normal kimliğe doğru gidiyor.

Biz birinci yapıya bakalım. Anne çocuğun ayrılmasından dolayı bir kaygı duyduğunda ne yaptı? Sıkıntılandı değil mi, kaygısını dile getirdi, korkusunu dile getirdi. Çocuğun başına bir şey gelebiliri, oradan düşebilir, bir başkası alıp, götürebilir. Bunu çok haklı gerekçelerle etrafa da izah edebilir ve derler ki ne kadar çocuğunu seven anne. İnanılmaz çocuğuna bağlı. Çocuğu mahvediyor. Hikâye biraz sonra gelecek. Çocuk bu bakışlara rağmen gitmeye devam ederse içindeki özerklik ve bağımsızlık arayışı, anne çocuğu ile ilgili sevgisini keser. Yüzünü asar. İşte çocuğun hayatının kaydığı dakika. Hiçbir çocuk annesinin sevgisi ve ilgisi olamadan yaşayamaz. Annenin küsmesi kadar çocuklara verilecek büyük ceza yoktur. Çocuk orada yakıtsız kalır, yapacağı tek şey merkez üssüne tekrar dönmektir. Merkez üssüne döner, yaklaştıkça annenin yüzünde güller açar ve çocuğu ödüllendirir. Endirekt bir telkin, eğer benden uzaklaşırsan yalnız kalmaya mahkûmsun, ben seni sevmem ve terk ederim. Eğer benim dedikleri yapar ve bana uyum gösterirsen ben seni severim. Bunun adı koşullu sevgidir. Yani seni sen olduğun için sevmiyorum. Benim dediklerime uyarsan seviyorum. Burada ana bir anayasanın dibace maddesinde geçen değiştirilmesi dahi öngörülmeyen madde yazılıyor. Benim hiçbir değerim yok, değerli olabilmem için annemin beklentilerine uygun davranmalıyım. Uslu olmalıyım, çalışkan olmalıyım, başarılı olmalıyım, çok para kazanmalıyım vesaire, vesaire, vesaire. Bu sistem bugünkü hale nasıl geliyor? Benim annelerim, annelerimin uzantıları olan sizler, sizleri memnun etmek zorundayım. Ben sevilmek için sevgi ve değerlilik hissi, benim en temel ihtiyacım. Bu ihtiyacımı karşılayamadığım müddetçe aynı bir bebeğin annesi tarafından markette terk edilip de yalnız kaldığında yaşadığı duygu gibi değersizlik, yetersizlik, hiçlik ve yokluk duyguları yaşarım. Eğer birey ve özerk olamamışsam o zaman ne yapıyorum, koşullu sevgi ile beraber ilkokulda öğretmenimi memnun etmeye çalışıyorum, anne babayı hep memnun etmeye çalışıyorum, lisede müdürümü memnun etmeye çalışıyorum, askerde komutanımı memnun etmeye çalışıyorum, eşimi memnun etmeye çalışıyorum vesaire, vesaire. Ne güzel bu şekilde başkalarını memnun ederek yaşayın o zaman. Siz olmaktan vazgeçin. Buraya kadar da güzel. Tamam, özerk olmaktan vazgeçtik, kendimi var ettim ve sizlerin hayranlığını aldım. Bu beni besliyor, ne zamana kadar? Bir sonraki sohbete kadar. Bir sonraki konferansa kadar Allah’tan her gün eğitimlerimiz var, hastalarımız var da aynalanıyoruz. Bu ne yapıyor? Bu bir müddet sonra çocukta ve kişide boğulma duygusu yaşatır. Bunu nasıl anlarsınız? Size basit bir örnek; bir arkadaşınızın elini sıkın, sıkıyoruz ya, hepimiz hoş geldiniz efendim diyoruz. Kaç saniye sürüyor? Bu üç,dört,beş saniye çok samimiler. O bırakacağı zaman siz onu bırakmayın tutun bakalım. Yani ben sana izin vermiyorum. Karşı tarafta bir daralma duygusu başlar. Biraz daha tutarsanız boğulma duygusu başlar, biraz daha tutarsan ya elimi bırak kardeşim der. Bunun bir başka denemesi; bir çocuğu kucağınıza alın, sizi çok seviyor, yeğeninizdir, kuzeninizdir vesaire, vesaire, inanılmaz size âşık, kucağınıza atlıyor, özgür iradesiyle geldi sizin kucağınıza atladı, aldınız kucağınıza üç dakika dört dakika sonra o orada yeteri kadar enerji alacak, uzaklaşacak. Uzaklaşacağı zaman izin vermeyin, onu sarmalayın daha çok sevginizi gösterin çocuk buna sevinir mi? Hayır, hiç bir çocuk buna dayanamaz. Kendi rızası dışında siz onu kucaklayıp sarmalarsanız, onun istediği zaman ayrışmasına izin vermezseniz bir müddet sonra bu çocuk bunalır. Önce ne oluyor anlayamaz, daha sonra vücudunu iter ama siz sarmalıyorsunuz, dayısınız, amcasınız, halasınız,babasınız, kardeşsiniz. Çocuk bir müddet sonra iyice daralır ve tekmelemeye başlar. İşte narsisist örgütlenmenin hayranlığı isterken hissettiği yapı böyle bir boğulma duygusudur. Borderline yapılar ve narsisisttik yapılar onun hazzını yaşayamıyor.

Şimdi bu hafta daha çok borderline yapıya ağırlık vereceğim. Önümüzdeki ay narsisist yapıların detaylarına gireceğim ama narsisist yapıyı bir şekillendireyim oradan border yapının detayına girerek her gün yaşadığımız insanlarla ve kendimizle olan ilişkilerimizi nasıl bir şey olduğunu görelim. Şimdi koşullu sevgiyi anladık. Yani annenin hoşuna gidecek şekilde davranırsak anne bizi seviyor, daha sonra hayatımızda bir başkasını hoşuna gidecek şekilde davranırsak seviliyoruz. Çocuk üniversite sınavını kazanırsa seviliyor. Türkiye’nin gerçeği bu değil mi? Çocuk okulda okursa seviliyor, Türkiye’nin gerçeği bu değil mi? Bu inanılmaz hatalı bir şey. Ne oluyor biliyor musunuz? Çocuk kendi başına özerk hareket ettiğinde bebekliğinden itibaren sevilmediğini fark ediyor. Ne zaman ki başkalarının beklentilerine uygun davrandığında sevildiğini fark ediyor o zaman kendi olmaktan, özü olmaktan vazgeçiyor. Küçük bir çekirdeğin üzerine koskoca bir sahte kendilik oluşturuyor. Sizin beklediğiniz şeyi yapan, şişirilmiş kendilik. Bu doktordur, mühendistir, avukattır vesairedir. Ama özü onun gerçek duygusu nerede? Bu yumruğun içinde, gerçek yüzü orada. Ama diğeri sizin isteyerek şekillendirdiğiniz bir şey. Sizin istediğiniz şeyi size vermek için yapılandırdığı bir şey. Bu insan buraya geliyor diyelim. Narsisist kişilik örgütlenmesi olan bir birey olarak size hitap ediyorum. Ne yapıyorum? Sizi memnun etmek için bir sohbet yapıyorum. Vay be ne güzel sohbet yapıyorum. Bakıyorum hayranlıkları da topluyorum, cebe atıyorum . Bu benim yaşam enerjim oluyor. Ama özümde ve çekirdeğimde ben kendimi, derinlerde değersiz hissettiğim için sizin bana verdiğiniz bu hayranlığın keyfini de çıkaramıyorum. Çünkü sizin sevdiğiniz şey bizim size, benim sana sunduğum vitrin aslında. Gerçek değil. Ben gerçek olmadığını biliyorum. Bir toplantıya gideceğim. Narsisist kişilik örgütlenmesi içindeyim, orada öyle bir elbise giyeyim, orada şöyle bir durayım, orada falan adam var, falan adama şöyle bir hava basayım. Ne oldu burada? Vitrini hazırladım. Sahte bir şey, içten pazarlıklı bir şey, ben doğal olarak orada yokum, doğal olmadığım için bu sunidir. Suni olduğu içinde varoluşun keyfini de asla vermez. Bu arkadaşlar kırklı yaşlardan sora boşluk,yokluk, panik atak, ölüm korkusu, hipkondiriasis, somatizasyon gibi bir takım psikolojik problemlerle dâhiliye kliniklerine giderler. Aylarca,yıllarca tetkikler yapılır. Hata çıktım mı çıkmadı mı, öldüm mü ölmedim mi? Hasta narsisizmin bu boş olan duygunsunun farklı alanlarda tezahürünü görür. Bir dâhiliyeci arkadaş, konuya biraz vakıf olan arkadaş “ya sen istersen bir psikiyatriste veya psikoterapiste git” diye bilgilendirdiğinde anlayamaz, ne alakası var, ben bu kadar büyük iş adamıyım, bu kadar büyük bilim adamıyım, doktorum, mühendisim, askerim ne psikiyatrisi, deliler gider psikiyatra. Ama olayla ilgili biraz kitap arıştırdığında bu yaşanan ölüm korkusunun, panik atakların, panik bozuklukların derinliğinde kimseye itiraf edemediği boşluk,yokluk ve hiçlik duygularının psikolojik bir sorun olduğunu fark etmeye başlar. Bir arayış içindedir aslında. Bugüne kadar arayışını başkalarını memnun etmek ve onların üzerine gitmek üzere inanılmaz bir hırsla doldurmuştur. Ama yokluk anı gelmiştir. Şimdi burada bir psikoloğa,bir terapiste veya bir psikiyatrise giderek konunun özünü kavrar. Orada hikâye farklıdır. O güne kadar getirmiş olduğu hayat sadece koşullu sevgiden ibarettir. Başkalarının hayranlığını alabilmek için zengin olmuştur.Başkalarının hayranlığını alabilmek için dindar olmuştur. Başkalarının hayranlığını alabilmek için bilim adamı olmuştur. Başkalarının hayranlığını alabilmek için sporcu olmuştur. Yani hiçbir zaman öz benliğinin istediği şeyleri dile getirememiştir. Bu tip arkadaşlara klinikte soruyorum: “ Allah aşkına bir düşünün yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıl ömür geçirdiniz. Bu güne kadar kendin için ne yaptın? Öyle bir şey söyle ki bana, annen için olmasın, baban için olmasın, toplum için olmasın, başkaları için olmasın, kendin için ya, bunu da ben kendim için yaptım arkadaş”. İnanın ki bulamıyorlar, buldum diyor. Yok ya, orada da ağabeyim vardı. Ağabeyim bu işe gir dedi diye ben bu işi tercih ettim. Tercihleri öyle, kıyafetleri öyle, yaptıkları öyle, saçları öyle her şeyi suni, başkalarının gözünde iyi görünmeye yönelik bir tasarımsal beyin. Ya Allah aşkına sen çok değerlisin, çok kıymetlisin, başkalarının canı cehenneme. Ya sen kendi hayatını yaşasana kardeşim, ya ne istediğini bil. Bilemiyor. Çünkü annesi onu koşullu sevdi. Arkadaşlara bu eğitimlerde koşullu sevgiyi anlatırken iki tane örnek veriyorum.

İki tane vaka. Bir hemşire hanım arkadaşımız, başarılı bir hemşire hanım, yıllarca başhemşirelik yapmış ,bir çocuğu oldu. Bu çocuğu öyle mükemmel yetiştireceğim diye daha doğmadan önce kendi gıdalarını gramajla almaya başladı. Harika bir doğum yaptı. Her gün mikro gramlarını verdi, vitaminlerini verdi, her gün kilosunu ölçtürdü, hep takip etti. Çocuk on dört yaşında bana hasta olarak geldi. Doktor bey nasıl olur, ben her şeyini düşündüm. Ama ne yaptı? Çocuğun kendi başına bir şey yapma özgürlüğünü sıfırlamış. Onun adına tüm hayatını belirlemiş. Çocuğu yok etmiş, çocuk bir alanda direniyor. Hiçbir gıdayı yemiyor. Tanınan bir sporcu Türkiye çapında.İki şey yiyebiliyor. Babaannenin pişirmiş olduğu pilav, MC Donaldsın kızarmış patatesi. Onun dışında on yıldır midesine başka gıda alamıyor, kusuyor. Sporcu olduğu için yüksek derecede kaloriye ve proteine ihtiyacı var. Sıvılaştırılmış proteinlerle hayatını devam ettiriyor. Eti gördüğü zaman kusuyor, balığı gördüğü zaman kusuyor. Hayatımdaki en büyük idealim bir MC Donald’sa gidip o bir burger şeyler var MC Donaldsın çift köfteli onu hart diye ısırmak. Hayattaki tek hedefi bu çocuğun. O hayalle gidiyor, görünce kusuyor. Şimdi bu tamamen koşullu sevgiye dayalı yetiştirilmenin sonucundaki bir kimlik. Diğer taraftan köylü Ayşe Hanım çocuğu ile ilişkisi entelektüel yapı yok, o duygusal yetiştirdi. Çocuk derenin kenarına gidiyor dört yaşında, beş yaşında, dere tehlikeli akıyor bahar suları gelmiş. Çocuk bir ayağı kayıyor, dereye düşüyor, tam boğulacakken komşular kurtarıyorlar. Orada görüyor, yüreği nasıl yanıyor annenin biliyor musun, nasıl yanıyor. Çocuğu, canı yani o telaşla geliyor çocuğa bağırıyor. İtin eniği, eşeğin sıpası, Allah’ın belası. İşte bu koşulsuz sevgi. Anlatabildim mi? Burada sen birey olarak o kadar değerlisin, o kadar değerlisin ki senin kaybından o kadar sıkıntı duyuyorum ki, seni sen olduğun için seviyorum, seni var olduğun için seviyorum. Beni bu durumuma düşürmeye ne hakkın var senin. Birisinde dışarıda şiddet ve öfke gibi gözüküyori, diğerinde ilgi ve alaka gibi gözüküyor. Birisi kendi formal kafasında öbürünü yok sayarak ona şekil ve form veriyor. Diğeri seni sen olduğun için içten seviyorum. Onun için iskelelerde çiçek satan kızlarımız çok doğaldır. Çünkü başkalarının gözünde ben nasılım diye düşünmezler. Bizim kızların eline çiçek versen utancından taşıyamaz. Ya ben taşıyamam babacığım der.

Evet, koşullu sevgi ile koşuşsuz sevgi arasındaki fark diğerini birey olarak kabul edip, potansiyellerini ortaya çıkarıcı, reel olarak onu tehlikeden, tehditten,hayvandan, çukurdan, yangından, selden, felaketten koruyucu. Onun için kaygılanmak ve onun potansiyellerini geliştirmek içinde onu desteklemektir. Zaten çocuk varoluş kaynağını yakaladığı zaman inanılmaz bir şekilde kendini var etmenin cehtini yaşıyor, keyfini yaşıyor. Bu şuna benziyor; çocuk annesiyle otuz metrelik bir ilişki içerisinde, burada sadece anne var, annesinden doyum var. Annenin ötesinde ne var? Anneyi bırakırsa nasıl bir yere gidecek? Annenin ötesinde anneyi bırakabilme becerisini kazandığı zaman keşfedilmeye hazır bir kâinat var. O kadar çok şey var ki çiçekler, böcekler, arılar, duygular, sesler, renkler inanılmaz bir dünya var. Siz ona bir kanat takıp uçmayı öğretirseniz o kadar coşkuyla hayatın renklerine ve zevklerini bulacak ve var olacak ki ama bu senin istediğin hayat olmayacak. O senin istediğin gibi doktor olamayacak, o senin isteğin gibi mühendis olmayacak, o senin isteğin gibi çok para kazanan evlat olmayacak, o gerçekten kedini var eden belki bir müzisyen olacak, belki bir ressam olacak, belki bir amele olacak, belki bir işçi olacak ama kendi olacaktır. Kapitalist sistem kendin olmayı bırak diyor, sana şekil veriyor. Seni yok ediyor, senin hayatını belirliyor,seni bir yarışa sokuyor. O zaman ne yapıyor? Bizim işimiz artıyor, para kazanıyoruz. O kadar çok hasta modeli çıkıyor ki ortaya, o kadar arayış içinde birey ortaya çıkıyor ki. Şimdi tabi bu narsisist yapının dış odaklı, sonuç odaklı başkalarının hayranlığını toplamaya mahkûm yaşantısı eğer fonksiyonelse yani zekâsıyla, bilgisiyle, becerisiyle bir şeyler yapıyorsa bununla Nobel’e kadar ilerliyor. Yok, beceriksizse, bir takım yetileri zayıfsa çocukta, bir de şans yaver gitmemişse çok ciddi paranoyalara ve sapkınlıklara giden bir süreç oluşuyor, sistemde böyle bir spektrum var. Yani narsisistin Nobel ödüllü olmaktan, cinsel sapkınlığa kadar giden bir spektrum içinde vardır. Sebebi de hep bir varoluşun arayışıdır.

Şimdi gelelim borderline yapıya. Kızlar bu sürecin içinde borderline olur, erkekler bu sürecin içinde narsisist olur. Bu kadar garip ki koşullu sevgi içerisinde kızlarla erkekler bu ilk beş yıl içerisindeki hikâyesinde eğer özerk ve bağımsız bir birey olması engellenmişse çocuğun, kızlar ruhsal kimliklerinin iyi ve kötü kendiliklerini entegre yapamazlar yani üçüncü evre dediğimiz ruhsal kutupların iyi ve kötü kendiliğin ayrı ayrı durduğu sistem ayrı kalır. Ömür boyu ayrı kalır, dışarıdan onu aynalayacak ve pozitif olarak ona bakacak birileri olursa çok mutlu olur, özellikle sevgilileri olursa inanılmaz mutlu olurlar ama sevgililerin yanında durmak, bir çocuğu kucaklayıp sarmak bırakmamak nasıl bir duygu yaşatıyor, hanım kızımızda boğulma duygusu yaşatır. Yok olma, yutulma, sizden uzaklaşamaya başlar böyle bir sarkaç başlar. Erkek çocuklar ise bu anneden ayrışma dönemini annenin sevgisini eksiltmesi nedeniyle kestiğinde, baba ile özdeşim yapıyor. Anne yerine babayı ikame ediyor. Babanın çocuk zihninde o esnadaki yapı grandiyöz bir yapı yani çok büyük güçlü ve kudretli tanrısal güçlere haizmiş gibi. Bebeğin gözünde babaya bakışı. İşte o babayla özdeşim yapar.Bu dönemde özdeşimin olmaması lazım, özdeşim daha sonra birey olduktan sonra olması lazım. Yani erken bir evrede özdeşim yaptığı için onun gibi tanrısal güçlü hisseder. Dolayısıyla narsisist yapı babayla olan bu özdeşimi nedeniyle erken özdeşimi, nedeniyle ilkel özdeşimi nedeniyle sıradan bir insan olmanın ötesinde kendisinde olağan üstü güçler ve yetiler olduğuna dair bir inanç besler. İçinde şöyle olur, ben çok özel bir insanım, bunu hissediyorsanız … Beni keşfedemediler, beni anlayamadılar… Varsa siz bu karakterdesiniz.

Narsisistin iki tane beslenme kaynağı var. Birinci başkalarının hayranlığını almak, onların ne büyük adamsın ne başarılı adamsın, ne muhteşemsin bunu görmek ister. Eğer böyle bir imkân yoksa anında kayar hayallere gider. Bu hayaller kendisinin büyüklenmeci fantezileridir. Bir anda başbakan olmuştur bir anda … Bir anda en büyük zengin olmuştur, bir anda en büyük hayırsever olmuştur, bir anda en büyük mafya olmuştur. Narsisist kişilik bozukluğunda üniversite öğrencisi genç bir delikanlı geldi,

-Ağabey dedi, hayallerimi durduramıyorum. Allah aşkına bana yardımcı ol.

-Ne yapıyorsun?

-Mesela bir mafya dizisi seyrediyorum, minibüsçüye para uzatıyorum, karşılığını al diyor. Hemen büyük bir mafyanın başı olmuşum, hemen getirtiyorum minibüsçüyü bana yalvarıyor yat lan şuraya diyorum yani saniyede ardından haberleri açıyorum minibüste diyelim. İşte Bush Türkiye’ye posta koymuş, bir başbakan oluyorum,ülkeyi beş yıl yönetiyorum. Hemen Avrupa Birliğini ele geçiriyorum, o arada Avrupa Birliği başkanı oluyorum, Bush’u çağırın bana diyorum, orada iki tokatlıyorum. Ağabey ben yoruldum bu hayattan.

Ufacık bir incinme ve kırılma karşısında hayallerine sığınarak, kendi kimliğini devam ettirmeye çalışıyor. Demek ki narsisittin iki tane beslenme kaynağı var,içimize soracağız. Birinci kaynağı hayatımızda mutlu olduğumuz anlar başkalarının hayranlığı ise, boş kaldığımızda hemen hayallere dalıyor isek bunlarda abartılı hayaller oluyor ise narsisist bir yapımız var. Onun spektrumu hafif veya ağır onu bilemem, doktora gidin öğrenin. Şimdi ben lavaboyu tamir ediyorum, zaman zaman banyonun musluğu tıkanıyor, zaman zaman onu söküyorum falan. Hanıma diyorum nasıl diyor dünyanın en iyi lavabo tamircisi sensin bey diyor, bende teşekkür ederim diyorum. Birde böyle tatmin oluyoruz, narsisistler her zaman her yaptığı işin kutsanmasını ister. Önce kendimizden başlasak iyi olur aslında, ne kadar narsisistsiniz? Yani burada bu konuşmaları dinlerken siz kendinizi düşünün, başkalarını düşünüp başkalarına damga vuruyorsanız yine narsisistsiniz.

Narsisistler çeşit çeşittir. Borderline’ı anlatıyorum ama narsisiste gidiyor benim yapım. Bir sınır tanımaz narsisistler, anneleri tarafından kutsanmış çocuklardır. Son imparatoru izleyenler var mı? Yok.Çin İmparatoru orada çocuğun kakasını kokluyorlardı bilge adamlar… Kakası bile kutsal anlatabildim mi? Biz ona bok diyoruz … Şimdi öyle kutsanıyorsunuz ki anneniz tarafından ve size hiçbir sınır tanımıyor. Biz diyoruz ki her yere çiş, kaka yapan,sıçan çocuk hiçbir kural tanımıyor. Annesi o kadar seviyor ki aslan oğlum, aslan kızım, genelde oğlan oluyor bu çocuk her yerde, her zaman her şeyi yapma hakkını kendinde sanır. Bir örnek daha anlatayım şimdi … Konferansta … İsim vermeyeceğiz tabi. O kendini bilecek belki. Yazları muayenehanemi yazlığıma taşıyorum, hastalarıma orada bakıyorum.Bahçemde bir odam var. Öğle arası olduğu zaman evime gidiyorum, orada yemek yiyorum. Bir gün yemek yiyorum böyle dalmışım bahçeye doğru çorbamı içiyorum. Yalnız, bir karaltı gördüm, ürperdim. Bir hastam… Yemek masamda… Dedim sen… Muayenehanemde bulamamış, benim evin dış kapısı açık oradan geçmiş salona, biraz oturmuş, gelmiş çekmiş sandalyeyi oturuyor. Onun için o kadar doğal ki, o senin odana da girer, banyona da girer. Sınır nerede başlıyor, nerede bitiyor… Çünkü o değerli biri, aslında ben şereflendim onun gelmesiyle onun kafasına göre… Kendileri geldiler, benim masama şeref verdiler. Benim memnun olmam lazım. Dedim sen nasıl girdin buraya. Hocam orada bulamadım, geldim dedi. O kadar içten, o kadar doğal ki onun bir başkasının mahremine ve özeline girmeme gibi bir sınır kavramı yok. Bazı bireyler bu manada sınır tanımaz narsisisttir. Bir kısım narsisistler işgalci narsisistlerdir.

İşgalci narsisist şu demektir. Biraz önce bir genç delikanlı örneğini verdim. Sporcu olan annesinin… Aile eğer çocuğun her türlü hareketine kontrol vermişlerse, dört beş yaşlarındaki resimlerinizi getirin derim. Çocuğa forum verirler, fotoğrafçıya götürürler. Erkek çocuk ise takım elbise giydirirler, burada bir papyon vardır, saçları güzel taranmıştır. Çocuk böyle bir duruş sergiler. Kız çocukta aynı şekilde böyle etek, röfle saçlar çocuklara biblo gibi şekil veriyorlar. Ama çocuk bundan mutlu değil, ondan anlamıyor. Çocuklar yaramazlık yapmak istiyor, koşmak istiyor, kirlenmek istiyor. Çocuklar burada ruhlarına şekil verme isteğine ergenlikte isyan eder, her şeye isyan eder. Bu arkadaşlar bizim ofisimize geldiğinde koltuklarımız karşı karşıya durur, odanın şeklini mutlaka değiştirirler. Kendi şeklini vermek durumundadır. Koltuğu yan koyar.Ertesi gün yan koyarsın düzeltir. Her gittiği yere şekil verecektir. Lokantaya gider masanın yerini değiştirir, oturursunuz ya sizin yeriniz öyle uygun olmadı der, sizin yerinizi değiştirir. Kendi ruhunun işgal edilmemesi için başkalarını işgal eder ve form verir. Bu da işgalci narsisist. Hep başkalarını işgal edecek ki kendi kurtulsun.

Üçüncüsü tedirgin narsisisttir. Tedirgin narsisist sosyal fobiktir. İçte incinme kabiliyeti o kadar yüksek olan bir yapı var ki eleştiriye dayanamazlar, incinmeye dayanamazlar, eleştirilmeye dayanamazlar, hakarete dayanamazlar. Patlarlar, öfke duyarlar. İşte sosyal fobik bu narsisist incinmeyi yaşamamak için hayatını küçültüyor, yüzde yüz emin olmadığı yerlere gitmiyor. Sevileceği, değerli olacağı, önemseneceği, alay edilmeyeceğinden emin olduğu yerlere gider hayatını sınırlar. Temeli narsisizmdir. Bir başka ablamız var… Aşırı verici, ne istesen yapıyor. Şirketlerde genelde anaç derler, abla derler bunlara. Bunlar karşı taraf beni eleştirmesin diye, incitmesin diye elinde ne varsa verir, zaman mekân, para, yetki. Böyle ablalarımıza bir gün de verme bakalım, sana nasıl davranacaklar, derim. Muhasebe müdürüydü, avans veriyordu, bankalarda beşten sora EFT yaptırma şey vardı onları bir şekilde memnun ediyordu vesaire. Ama bu insanların vericiliğini zannetmeyin ki, gerçekten vericiler. Onların…oraya dokunduğunuzda onlar öyle saldırganlaşırlar ki kendileri de inanamazlar. Bunlarda verici narsisist. Hepsinin ortak özelliği incinmeye, eleştiriye karşı tahammülsüz oluşlarıdır. Evet, borderline yapıyı toparlayayım. Kızlar, borderline kalıyor. Borderline aslında içimizde her birimizin içinde bir iyi kendilik var, bir kötü kendilik var.Kendinizi bir tane mi zannediyorsunuz. Hayır bir tane değilsiniz. Temelde iki çekirdek , bunu nasıl anlatırım. Ben kendimi çok severim ,çok da sayarım ve değerli olduğumu hissederim. Sizlerde hissedersiniz her halde değil mi? Askerdeyim,ben çok kendimi önemsiyorum, değer veriyorum. Fakat ben er olarak, paralı er olarak askerlik yaptım. İki ay kırk sekiz gün mü, ne ediyor. Fakat o zaman ben sistem karşıtı biraz herkesin er olarak … Doktorlara bedelli askerlik vermezler hep lazım doktor. Bizde müracaat ettik. Bunlar hep erleri toplayıp, acemi eğitimi yaptırırlar, sonra terhis ettirirler. Bizide sahaya verdiler, 600. Levazım Anadepo Komutanlığı Garnizon Baştabipliğine atadılar, kıdemsiz er garnizon baştabibi. Gittik komutanın karşısına,

-Hoş geldin,sizinle ne yapacağız, senin rütben ne? dedi.

-Efendim, ben erim dedim.

-Peki, ama dedi sen bizim garnizon baştabipliğini yapacaksın.

-Ne yapar dedim garnizon tabibi?

-İaşelere, izinlere imza atar, komutana izin verir, askeri cezaevine girenlerin çıkanların muayenelerini yapar, subay eş ve çocuklarının muayenelerini yapar. Burada fabrika var fabrika işçilerini SSK muayenelerini yapar, alımlarda onaylar, yemeğin çıkışını teftiş eder, gerekirse döker.

Ulan her şey bize bakıyor, rütbe ne? Kıdemsiz er. Neyse ertesi gün göreve başladım. Bana bir elbise verdiler çuval gibi bir elbise. Geçtim makama oturdum.Bir er verdiler yanıma.Benim komutanım ama vazife öyle. Bir teğmen arkadaş geldi açtı kapıyı girdi. Benden önceki doktor arkadaşmış ama önceki hafta terhis olmuş gitmiş. Buyurun, dedim. Kalk lan, utanmaz dedi. Şimdi sağa baktım, sola baktım bana diyor. Ne diyorsunuz, dedim. Daha duruyor musun, dedi. Daha sonra anlaştık. Ben orada er olarak oturuyorum, o da muayeneye gelmiş, doktor bey kusura bakma, bize söylemediler. Affedin falan diye bir anlaşma oldu. Günlerden bir gün yemekhanede yemek yiyoruz. Yemekhane altı yüz, yedi yüz kişi alıyor, önde komutanın masası, önde masalar binbaşılar, yüzbaşılar falan, böyle gittikçe astsubaylar başlıyor, arkada şeyler arkada işçilerin yemekhanesi var. Büyük bir yemekhane. Şimdi bana masa ayarlanacak, ben neyim düşündüler düşündüler bulamadılar, işçilerle subayların arasına tek masa koyun orada dursun. Dedim ben erim, erlerin yemekhanesinde yiyeyim , olmaz siz garnizon baştabibisiniz, oraya da koyamıyorlar. Oraya da koydu mu erlerle de samimi olup, onlara rapor veriyorum. Tek yetki bende, tek hekimim. Komutanın biri arıyor bana bir hafta izin lazım, peki tamam komutanım bakarız diyorum. Bir taraftan o gün vali geldi, kaymakam geldi. Komutan da bir hafta önce üniversiteye sevk yaptım hocalarla birlikte check up yaptırdım. Hocalarımızda beni kırmadı, benden sitayişle bahsettiler, şöyle iyi arkadaşımızdır, kardeşimizdir falan, bir anda böyle havam arttı komutanın gözünde. Her sabah kahveye çağırıyor, ardından yüzbaşı fırçaya çağırıyor. Sen benden izinsiz nasıl komutana gidersin diye, ikisinin arasında kaldık. O gün valiyi çağırmış ki beni tanıtacak. Yemeğin ortasında kadınbudu köfte yiyorum tam boğazıma geldi. Komutan bir durdu, binbaşıyı çağırdı. Binbaşı koştu arada böyle bir şey söyledi, binbaşı gitti yüzbaşıyı çağırdı, yüzbaşı teğmeni çağırdı vesaire. En son teğmen benim masaya geldi. Herkes çatal kaşığı bıraktı bir şeyler oluyor. Düşünün altı yüz, yedi yüz kişilik yemek salonu tık yok. Dedi, komutan seni istiyor aramızda yedi sekiz metrelik mesafe, gel doktor dese kalkıp gideceğim. Vardım komutan oturuyor, böyle selam verdik. Vali var, valinin hanımı var, kızı var, kendi var, kendi eşi var, kendi kızı var, sağdan başlıyorlar. Ayağımda bir postal çuval, bir elbise, kel bir kafa böyle duruyorum. Şimdi orada aşağından postaldan yukarı doğru süzüyorlar, kafama çıkıyorlar kafamdan aşağı iniyorlar. Hiçbir şey söyleme yok, ben niye ortadayım, niye çağırıldım, ne yapıyorlar aralarında böyle fısıldaşıyorlar. Kendimi bok gibi hissettim orada, dedim düştüğün hale bak, gir şu masaya dağıt anasını satayım, sen burada maymun musun? Ne diyorlar aralarında bilmiyorum. Ama o kudret ,güç sizi orada tutuyor ve orada komutanın hanımı, çocukları, vali sizi inceliyorlar ve yedi yüz kişide arkanızda size bakıyor. Burada bende aktif olan şey, annenin bana altımı kaka, çiş yaptığım zaman ki bakışların aynısını hissettim. Bok gibi baktıklarını, aşağılayarak baktıklarını hissettim. Bu içimdeki kötü kendiliğin aktive olması. İşte bir insana ters ters bakarsanız veya biri size böyle baktığında çok mutlu olamazsınız. Çünkü içinizde o kötü kendiliğin aktivasyonunu yaşarsınız. Ama birileri size sevgiyle karşılar, hoş bir şekilde yüzünüze bakar ve sizi tebessümle karşılarsa o iyi annenizin bakışıdır ve siz kendinizi iyi hissedersiniz. Hâlbuki başkalarının bakışlarına göre şekil almamamız lazım bizim. Biz aynı insanız, aynı değerdeyiz, aynı varlığız. İşte bu yapının çok uçlarda yaşanmasına ve birleşememesine borderline yapı diyoruz.

Borderline yapı, dışardan gelen bakışlara göre eğer iyi baktılarsa kendilerini çok iyi hisseder, değersiz bakışlar geliyorsa kendini çok kötü hisseden bir yapıdır. Ve genellikle hanım arkadaşlarda olur. Bu yapının bir püf noktasını anlatacağım, konuyu bitireceğim. İyi kendilikte cennete miyiz, itirazımız var mı buna, ömür boyu gitsin isteriz. Ama bir şekilde kötü kendiliğe geçtikten sonra kötü kendilik cehennemdir. Hastalarımız inanılmaz kötü hissederler kendilerini, yokluk ve hiçlik duygusu. İşte burada bir şey olur arkadaşlar, projektif identifikasyon dediğimiz bir savunma düzeneği var. Kişinin o durumdan kurtulabilmesi için o ruhsal yapısını, kötü yapısını birilerine boşaltması gerek. Biz buna yansıtmalı özdeşim, yansıtmasıyla iyi kendiliğe geçiş diyoruz. Ne yapıyor bu. Bu etrafında konteynır olarak mal yükleyeceği birisini arar. Ya kocası olur ya sevgilisi olur ya anne babası olur ya çok yakın kanka arkadaşı olur. Dururken sataşır ve bir takım malzemeler bulur. Ya geçen ay sen bana ne demiştin. Hanım geçen ay hatırlamıyorum. Sabah kalktığım zaman bana günaydın demedin sen hatırlıyor musun? Ulan bir de beni sevdiğini söylersin. Hatırlamıyorum hayatım. Aman tanrım değerime bak, hatırlamıyor bile. Adam tam kararsız yapı, bir müddet sonra çılgına döner ki karşı taraf haksız bir saldırıya maruz kaldığından dolayı inanamaz yani. Karşı taraf saldırır saldırır ne zaman ki saldırdığı insan yani konteynır, yani kurban bu sevgilisi, annesi, eşi, kardeşi, yakın kankası kendi gözünde şimşek şimşek nefret, o kötü duygularıyla dolu hale gelmiş mal yüklenmiştir. İçindeki kötü kendilik oraya atılmıştır. Malı katır bir kapı vuruşuyla, Allahın belası der küfreder gider. Bazıları on dakika sürer, bazıları bir saat sürer döner gelir. Sistem iyi kendiliğe geçmiştir. Şarkı söyleyerek, girer içeri. Siz bomboksunuz, kafanızı almış ne yapacağım diye düşünüyorsunuz yas hava. Çok güzel bugün sinemaya mı gitsek. Sana ne oldu böyle der. Gerçekten bu sözlerinde samimidir. Öbür insanın o anda duygusal olarak kötü hissetmesini anlayamaz. Mahvettin beni der biraz önce, mahvettin beni der. Ya nasıl mahvederim, kuru bir tartışma yaptık, şuna bak etkilendiğine bak. Hâlbuki kuru tartışma yaptım derken öbürü o anda katil olacak kadar öfke duyuyor. Ama bölme mekanizması dediğimiz mekanizma o duyguyu öbür taraftan bu tarafa geçirmez. Bu bizim savunma mekanizmamızdır. Bilgi olarak hatırlar biraz önce tartışmıştık evet. Bunda abartacak ne var, hayat güzel, kuşlar cıvıl cıvıl, güzel de bir film gelmiş sen benim sevgilimsin hadi gidelim. Çocuk inanamaz buna, bakar ve kalır ve sinemaya giderler ve oyun devam eder. Ama bu haftada bir, on beş günde bir, bazen her gün tekrarlanan bir… borderline yapı böyle bir yapıdır.

Borderline yapılar genellikle narsisistlerle çıkarlar. Çünkü borderline yapı normal biriyle çıktığı zaman sistem göçer, o normal birey kaçar. Narsisistlerle niye çıkarlar onunda kısaca bir şifresini vereyim size. Narsisistler zoru sever, narsisistler yanlarında bir sepet taşırlar, ruhsal bir sepet. Bu sepete hayranlık toplarlar, partner arayan bir delikanlı ise birazda karizmatikse buraya sepete ne kadar kız atarsa o kadar keyif alır. Bunların listeleri var, ajandaları vardır… Fakat bunlardan bir tanesi borderline çıkar. Borderline tam sepetin kenarında durur. Ne içeri girer, ne dışarı çıkar ve borderline bu negatif ve kötü kendilikte ve ters kimlikte olduğu zaman narsisistte posta koyar. Ölümüne onunla savaşır. Ne diyorsun lan der, aşağılar onu, narsisist buna alışkın değildir. Şu sümüklü kıza bak lan, buna ne oldu. İşte onu kendine bağlayabilmek için inanılmaz bir efor sarf eder, bir türlü sepete atamadığı içinde bu ilişki sürer. Borderline da neyi arar, borderline karizma arar, gücü arar.Narsisistte zaten var o duruş, her şeyi ben yaparım. İlkel özdeşim vardı ya böyle öz güven duygusu karizma böyle, yüz kişinin arasından pat diye seçer. Bazen eğitim gruplarına geliyor, bakıyorum böyle iki üç tane narsisist görüyorum, birkaç tane de borderline görüyorum. Daha ikinci teneffüste matchleşiyor bunlar. Ulan nasıl matcheleşiyorsuz, ulan nereden anlıyorsunuz ben yirmi yıldır uğraşıyorum ancak seçebiliyorum. On saniye kimlik karizma pat hemen matchleşmişler, daha sonra bana hasta olarak geliyorlar. Evet, borderline ve narsisistizmle ilgili genel spektrumu bu şekilde özetlemiş oldum. Bundan sonra konuyu detaylandırmak isterseniz sorularınıza, suallerinizi cevaplandırmaya çalışacağım. Evet, var mı soru buyurun.

Konuşmacı: Hocam çok teşekkürler…

Tahir ÖZAKKAŞ: Yani bir hafta gidecek kadar… Topladım teşekkürler.

Konuşmacı: … Şunu demek istiyorum bunu anlattınız çok güzel fakat burada bir şey hani… Bunlar insanı bir şey insanın bundan tamamen steril olabilmesi kurtulabilmesi mümkün müdür? Yani biz sürekli olarak başkalarının sevgisi memnuniyet isteriz bir de yürüyen tabular vardır imaj konusudur işte bir yere giderken görüntü önemlidir. Genelde bakıyoruz üniversite profesörleri hocalar falan işte çok önemli yerlerdeki … Saç sakal…

Tahir ÖZAKKAŞ: O da narsisizm.

Konuşmacı: O da belli bir şekilde

Tahir ÖZAKKAŞ: Eğer bir başkalarının yapamadığını yapmak olarak kullanıyorsa o da narsisizm. Biz estetik kaygılardan bahsettik, bilgiden bahsettim bir adaptan edepten bahsettim. Bu insanın kendi koyduğu ölçülerdir, değerlerdir. Bir insan kendi için ölçü koyuyorsa bunun adı değerdir. Bu ölçüyü başkası için koyuyorsa orada narsisizm başlar.

Konuşmacı: Peki, şimdi din kavramı var, ahlak kavramı var. Oda insanın kendi doğuşuyla beraber kendisinin yeniden ortaya koyduğu bir şey değil. Dinler önceden vardı, ahlak sizden önce konmuştu toplum tarafından ve otoriteler tarafından her neyse. Haliyle onlara mensubiyet durumunda yani bağlılık durumunda kendim için namaz kılıyorum da işte din söyle dediği için veya ahlak konusunda böyle başka başka… Böyle yani birçok davranışımız birçok yaptığımız şey birilerinin yaptığı sistemlerin tavsiye ettiği veya doğal olarak şart koştuğu şeylere bağımlılığımız zaten insan oluşumuz dolayısıyla olması gereken, mecbur olduğumuz bir şey değil midir? Hani böyle uzayda görünmeyen, ayağı yere basmayan bambaşka bir şeyle ilgisi olmayan özgün bir şeyle, hiç bir şeyin etkisinde kalmaksızın harikulade yaşayan bir varlık olarak.

Tahir ÖZAKKAŞ: O değil aslında. Biraz satır aralarında onların şifrelerini verdim ama konu çok yoğun olduğu için algılamak çok zor olabilir. Çocuğu bir derenin kanarına düşen annenin sevgisini anlattım, döverek seviyor. O anne çocuğu koşulsuz seviyor. Koşulsuz sevgi üzerine çeşitli öğrenme teknikleriyle hayatın kaynağının tayinine yönelik deneyimlerden geçiyoruz. Ama temeli koşulsuz sevgi, çocuk sınıfı geçse de seviyoruz, kalsa da ama geçmesini arzuluyorsunuz. Onun sınıfı geçerek, okul kazanarak ulaşabileceği hayat standardı, hayat zevki ona daha keyifli bir hayatı sağlayacak. Onun için motive edebilirsiniz, ödüllendirebilirsiniz, aynalayabilirsin. Bu farklı bir şey. Ben eğer kendi uzantım olarak adam doktor olamamış, çocuğunu doktor olsun diye zorluyor ki doktorluk çok güzel. İncelediğin zaman gerçekten çocuğunun doktor olması değil kendi hayatındaki başarısızlığını çocuğunu doktor yaparak temin etmek için uğraşıyor. Burada koşullu ve şartlı sevgi var.

Konuşmacı: Peki, verdiğiniz bir örnekte sporcu annesi vardı. Size hasta olarak gelmiş ,kötü örnek olarak, iyi örnek olarak çocuğunu dere kenarından kurtaran. Diyelim ki o sporcu çocuk annesi sizin bu konferansınızı veya sohbetinizi dinledi. Çocuğunu yetiştiriyor, yetiştirirken ha bu bilinçle bu bilgilerle çabaya giriyor.

Tahir ÖZAKKAŞ: Son dönemde yine.

Konuşmacı: Yol olarak insanlar vardır yoktur da denemez ama ya…

Tahir ÖZAKKAŞ: Bu bir spektrumdur. Bu yapının ne kadar özerk ne kadar göre yani yüz seksen derecelik bir yay çizerseniz bunun sıfır tarafı tamamen… Öbür tarafı tamamen özgür. Verilen eğitime göre o spektrum belirli derecelerde ve eğimlerde olabilir. Bunu üç boyutlu bir gaz kümesi gibi düşünmek lazım. Terapötik süreçlerle, dış odaklı sistemleri, narsisist yapıları, borderline yapıları bu şekilde tedavi ediyoruz. Anlatabildim mi? Bu farklılıkları kaldırarak sisteme müdahale imkânımız var.

Konuşmacı: Hastalık mühendisliği gibi mi? Yani bir insan da narsisizm tamam….

Tahir ÖZAKKAŞ: Kendini sevmek narsisizm değildir. Kendi yaptığınla gurur duymak narsisizm değildir. Kendini beğenmek narsisizm değildir. Narsisizm kendisini sevmemek, hiç sevmemek, kendini değersiz görmek, öbürlerinin sevgisiyle bu değeri yakalamaya çalışmaktır. Çok farklı, sistemi yarım anlatınca eksik kalıyor. İnsanın kendisini sevmesi kadar güzel bir şey yoktur. İnsanın kendisini beğenmesi kadar, ha bunu ilkel özdeşim dediğimiz kendimizi tanrı gibi görüp hissetmek değil. Öbürlerinden daha zeki, daha akıllı, daha becerikli görmek değil. Diğerleriyle eşit görebilmek ama kendinden memnun olmak, kendinle keyif almak, yaptığınla gurur duymak. Açık olmak, eleştiriye açık olmak. Bu doğal bir narsisizm ve istenen narsisizmdir.

Konuşmacı: Şu an siz dediniz ki, kendiniz için yaptığınız bir şey yok mu diyince örnek veremiyorlar. Şu an ben sizi dinledim bu örneği çıktım hakikaten ben hiç bu güne kadar kendim için bir şey yapmamışım. Diyecek oldun ben birazdan çıkmış olduğumda sözlerinizin üzerine….

Tahir ÖZAKKAŞ: Kendin için daha iyi yapacağın bir şey varsa burada olma.Eğer şu anda burada olman…

Konuşmacı: Bu kendini sevmek midir?

Tahir ÖZAKKAŞ: Ha bak, kendini sevmek eğer şu an kendin için daha iyi yapmayı düşündüğün ve ertelediğin birşey varsa asla burada olma ve ona git. Çünkü eğer buraya gelmen dış odaklı, Tahir Beyin konferansına gittim, adam acayip şeyler söyledi deyip yarın gittiğin kurumda, çalıştığın iş yerinde hava basmak için buradaysan gelme buraya. Git aylak aylak dolanman senin gerçekten istediğin bir şeyse sinema afişlerine bakarak Beyoğlu’nda gez kardeşim. Bana diyorlar ki aç kalmayı da tercih etme hakkım, özgürlüğüm var, aç kalırım kardeşim ben. Açlığından ölürsün. Ölme özgürlüğüm var, ölürüm yeter ki ben bağımsız ve özerk yaşayayım. Başkalarının bana vurduğu pranga ile yaşamayayım, annemin, babamın, kardeşimin. Ben çocuğumu seviyorsam gerçekten sadece çocuğumun önüne kendini oluşturacak alanlar açarım, benim kafamda doktor olsun, mühendis olsun diye şekil veriyorsam yazıklar olsun bana. Çocuğum başarsa da başarmasa da, okusa da okumasa da ben onu seviyorum. Gönlüm arzu eder ki o da hayatta çok iyi noktalara gelsin. Bu da samimi olarak bir babanın dileğidir. Bunu da çocuğumla paylaşırım. Ama bunu yapmadığı için ben çocuğumu sevmemezlik edemem.

Konuşmacı: Bende çok teşekkür ediyorum, çok keyif alarak yani bu şekilde dinledim.Bu koşullu sevgiyi dinlerken bir yanda da aklımdan psikolojik oluşumda bir boşluk hissettim.

Tahir ÖZAKKAŞ: O yüzeysel yapı var.

Konuşmacı: Koşullu sevgi ne getiriyor, ne çıkıyorsa bu çocuktan işte narsisistik veya borderline.

Tahir ÖZAKKAŞ: İşte bunlar çok çok detaylı konular aslında yani çok geniş. İşte sohbetlere gelirseniz her ay bir konu alacağım, o puzzlelar birleşince bütün yapıyı algılama imkânımız olacak. Tabi her şeyi öğreniyoruz da yaşam kılavuzumuzu öğrenmiyoruz. Yaşam el kitabımız yok. Nasıl düşünüyoruz,nasıl karar veriyoruz, niçin istiyoruz. Neden çalışıyor, hangi şartlarda bunu göremiyoruz. Aslında bu mevcut, hepsi var. Nasıl para kazanacağımız, ne kadar kar edeceğimiz, hangi mesleğe göre hangi tercihte bulunacağımız, evlenince nasıl en ince ayrıntısına kadar ama bu beyin nasıl çalışıyor. Nasıl hissediyor, nasıl düşünüyor bunun üzerinde düşünmüyoruz bunun üzerinde düşünürsek yani makine üreten makine yapmak gibi bir şey bu nende yaşadığınızı nasıl yaşadığınızı sorgulayabilme imkânınız oluyor. İşte bu çok keyifli bir varoluştur. Onun ötesi yalan ve boş. O zaman savaşta zaferde yenilgide aynı kefededir. Sadece üretmek ve yapmak vardır. Başarmakmış başarmamakmış sonuç eh iyi olur gelse ama fakat o süreci yaparken o kadar keyifli yaşıyorsunuz ki sonuç gelse de hoş gelmese de hoş. Siz zaten yapmak istediğinizi yapıyorsunuz. Siz burada olmak istediğiniz sürece burada olmaktan her dakika keyif alıyorsunuz. Bu konferans bitince keyif alacağım diyorsanız yazıklar olsun size . Eğer şurada keyif almadan duruyorsanız yine yazıklar olsun size eğer ben şu halde keyif almadan bunları söylüyorsam bana da yazıklar olsun. Buyurun. Ana şekli beş yaşında bitiyor ergenlikte bir şans veriliyor on üçle yirmi yaş arası bütün sistemi alabora edip tekrardan yapılandırma imkânı var. İkinci bir şans anlatabildim mi?

Konuşmacı: Neden korku mu, sevgi mi?

Tahir ÖZAKKAŞ: Sevgi temel ihtiyacımız. Temel ihtiyacımız sevgisiz yaşayamayız, her şey sevgiyle. Korku ise aslında olmayan bir şey. Doğuşta böyle bir şey yok, öğrenilen şey. Ebeveyn ve çevrenin bize öğrettiği bir şey. Çocuk varır yılanı sever, aslanı sever, kara böceği yer ama biz onu…

Konuşmacı: Sevgi korku da doğuruyor şimdi.

Tahir ÖZAKKAŞ: Hayır korku şöyle doğurur sevgi. Doğurur yutulma kaygısından doğurur bu ilk dört yaşında aslında. Tam bizim konumuz. Çocuk anne kucağına oturduktan sonra onun cennetini yaşadıktan bir müddet sonra kendi sınırlarının kaybolduğunu hisseder. Onun içinde yutuluyormuş ve eriyormuş. Bu inanılmaz bir korku doğurur. İlk korkumuz budur, öbürünün içinde kaybolmak ve yutulmak. Oradan hemen uzaklaşırız, bu sefer de yalnız kalırız, hiçlik korkusu. Birisiyutulma korkusu, diğeri hiçlik ve yokluk duygusu. Burada iki tane temel korkudan bahsedebiliriz. Onun dışında tüm korkular öğrenilmiş korkulardır veya tecrübe edilen korkulardır. Düşersiniz tepeden aşağı bir daha tepelere yaklaşmazsınız. Canınız yanmıştır. Buyurun.

Konuşmacı: Teşekkürler. İki sorum olacak. Birincisi, narsisizm sadece çocukluk evresinde oluşan bir şey mi, yoksa sosyal yapı da bugünkü müzik endüstrisinde star sisteminin uygulandığı bir yapı var ve estetik kaygılar üzerine kurulu bir hayatı var. Yani sosyal yapı da bireyin narsisist özelliklerini destekleyen ve arttıran bir unsur olarak söylenebilir mi? İkinci sorumda, borderline ile çift kişilik arasında bir ilişki var mı?

Tahir ÖZAKKAŞ: Birinci soru narsisizm sonradan olmaz. Narsisist patoloji dediğimiz şey, bebeklikten gelen bir şeydir. O duygu depreştirir ve alevlendirir. Düzeltici ortamlarda belirli düzeylerde düzelir ve normalleşebilir. Ama bu günkü toplumsal yapıyı narsisist anne ve ebeveynler oluşturmakta buna bağlı olarak da starlaşma anlamında da narsisizmi körüklemekte yani mevcut, tolere edilebilecek yapılar patolojik hale dönüşmekte ve ardından felaketler yaşanmaktadır. İşte mesela son dönmelerde televizyonlarda bir takım yarışmalar sonucunda kısa süreli starlar oluşturuluyor,bu insanlardan o toplumsal ilgi ve alaka çekilip, hayranlık çekildiğinde o çocukların birçoğu ruh hastası oluyor. Eğer hayranlık toplamaya alıştığında rebound ettiğin zaman çektiğin zaman bir anda hiç ve yoklar ve aşağılanıyorlar. İkinci yapı ise çoğul kişilik dediğimiz bir şey. Multiple personality iki kişilikli, o farklı bir şey oluyor. Bu her insanın geçirmekte olduğu bir evrenin iyi ve kötü kendiliğin entegrasyonunda altı yaşına kadar bu sistemin birleşmesi lazım. Gittikçe yaklaşır ve bir kendilik olarak algılarız ,kendimiz iyi taraflarımızla, hatalarımızla, kusurlarımızla bir ben olarak algılarız. Bu birleşme belirli düzeylerde kalırsa buna borderline yapı diyoruz. Çoğul kişilik ise kişilik örgütlenmesi içerisinde bütün olmuş yapının ayrı ayrı, kişiliklerin ayrı ayrı dünyalar olarak yaşamasıdır. Ego stateler diye geçer, o tamamen farklı bir yapı. Evet

Konuşmacı: …şimdi sıfır noktasında olan kişinin… Kişilik… Çoğul kişilik… Benim kişisel kanım hocam…

Tahir ÖZAKKAŞ: … soru. Normal kişiliği nasıl tanımlıyoruz? Normallik dediğimiz kavram, insanoğlunun yapısından çektiğimizde bir takım boşluklar meydana getirir. Bu boşluk kavramıi, bu boşluk kavramı bir medeniyet oluşturmak için binlerce yıldır bir hiyerarşik yapılandırmayla bir mantık oluşmuştur… bu kavramlardan bir aile kavramı çıkmıştır aile kavramı anne ve babanın çocuğuna onun adına ensest yasağı dediğimiz anneyle baba girilmeme, kardeşlerle evlenme yasağıdır çıkmıştır. Bu yasaların üzerine bir medeniyet yetişmiştir. Bu medeniyeti ortak değer yargılarına sosyal … Normal diyoruz. Demek ki sanal bir dünyada rölatif bir dünyada olmayan bir şey üzerine bir medeniyet kuruluyor bu medeniyetin ortak değerler sistemi olarak belirlenen şey normal olarak nitelendiriliyor. Bu mutlak bir normallik değildir. Temelinde bardak gibi tanımlanabilir değil onun için toplumsal yapılarda hasta normal denmesi o toplumsal süreçlere göre bahsedilir. Bunun basit bir örneğini vereyim Fatih döneminde Mısır çarşısına girdiğinizde bir esnaftan alışveriş yaptığınızda esnaf diyor ki siftah ettim yan dükkâna gider misin diyor. Bunu New York’ta Broadway’de bir dükkâna gideceksin diyecek ki bugün siftah yaptım yan dükkâna gidin. … Yani kendi haklarını gözetemeyecek kendi kazanması gereken parayı kazanmak yerine rakibi olan yan taraftaki firmaya git ya bu ihaleye yan taraftaki firmaya ben ihale aldım bunu anormal karşılarlar. Şimdi iki medeniyetin farkını görüyor musun? Bir medeniyet bir paylaşımdan yola çıkarak diyor ki bugün ben kazandım diyor sabah siftahı yaptım güne iyi başladım. Ama yan taraftaki kardeşim arkadaşım dostum dükkân komşum siftah etmedi ya oradan alış veriş et diyor. Normallik nerede burada şimdi. Ne oldu birtakım öğelerde normallik değişebiliyor. Ama bu bahsetmiş olduğumuz insanın gelişim evresinde yani yüz binlerce yıl içerisinde bir gelişim seyri olmuş ki ondan sapma anlamında. İşte dış oradaki bu da nedir on iki tane bahsettiğimiz kişilik örgütlenmesi var. Paranoid şizoid şizotipal anti sosyal narsisisttik borderline histiriyonik bağımlı çekimser obsesif kompulsif pasif agresif ve self defeating bu kişilik örgütlenmeleri veya bunların özelliklerini taşımayan insanlara normal diyoruz. Ha bu özelliklerden birileri ufak, ufak hepimizde olabilir ama onların belirli bir yüzdelerinin olduğu zaman bozukluk diyoruz.

Konuşmacı: Benim hocam şöyle demişti, içerdekiler dışarıdakiler hangisinin sayısı çok, normal o demişti.

Tahir ÖZAKKAŞ: Sayısı değişti.

Konuşmacı: Yani biz norm olarak bir şeyi kabul ediyorsak sıfırdan uzaklaşanlar ve yaklaşanlarla ilgili

Tahir ÖZAKKAŞ: Pek katılmıyorum. Pek katılamayacağım buna ama genelde doğru diyebiliriz. Buyurun.

Konuşmacı: Az önce narsisizmi anlatırken… Çocuğun anneden uzaklaşıp babayı model alarak bununla ilgili bir yaş vermediniz.

Tahir ÖZAKKAŞ: On sekiz otuz altıncı ay arası

Konuşmacı: Ergenlikte?

Tahir ÖZAKKAŞ: Ergenlik ikinci bir şans onu tamamen alabora edip, tamamen bir özdeşim kaynağı varsa etrafında her şeyi değiştirebiliyor.

Konuşmacı: Ama kız çocukları için anne veya erkek çocuklar için baba ergenlik döneminde zaten modellenmiş olması normal kabul edecek miyiz, etmeyecek miyiz?

Tahir ÖZAKKAŞ: Eğer iyi bir modelse anne -baba gayet güzel, değilse kötü bir şey. Kız çocuğunun bir kısmı yüzde on yirmi civarı narsisist kişilik örgütlenmeleri oluyor. Orada da anne çok güçlü ve dirayetli bir anne oluyor anne ile bir özdeşleşme veya baba sahipleniyor baba ile özdeşim yapıyor. Çok nadiren olan bir şey o. Buyurun

Konuşmacı: Kişilik yapıları narsisist olarak düşünüldüğünde şüpheci narsisist

Tahir ÖZAKKAŞ: Nasıl?Narsisist olmadığını düşünüyorum. Bir takım testler var, mmpi testi. O testi yaptırırsanız narsisist mi olup, olmadığını görürsünüz. Test edebilirsiniz.

Konuşmacı: Hocam…

Konuşmacı: Hocam normallik şöyle daha basit bir tanımı olabilir mi? Kişinin kendini kontrol altında tutabilmesi.

Tahir ÖZAKKAŞ: Normallik çok tanımlamaları yapılabilir ama işin özüne baktığın zaman mutlak olarak nesnel olarak normali tanımlamak … Diyor ki seven ve önem veren her insan normaldir diyor. Sevmek burada derinden bir sevgi hissedebilmek, derinden sevgiyi hissedebilmekte kendisinin normal yetişmesine bağlıdır. Yani narsisist olmamasına, paranoid olmamasına, şizoid olmamasına bağlıdır. Evet, sen kedini değerli kıl sana söylüyorum.

Konuşmacı: Bu biraz modern bir şey galiba. Normal, ilkel olan fıtri olan mı normal oluyor, bu konuşmaların neticesi buraya bağlanıyor. Toplumsal uyaranlardan arınmış ve fıtri olan, fıtri olarak seven, fıtri olarak kızan, fıtri olarak isteyen, fıtri olarak haz alan, fıtri olarak kederlenen hatta

Tahir ÖZAKKAŞ: Bu fıtri kavramı anlamında fıtri yok. Fıtri içgüdüsel demek. Beş tane içgüdüsel yapımız var doğuştan getirdiğimiz. Ağzımıza bir şey konulduğu zaman emeriz. Yanağımıza bir şey konulduğu zaman ağzımızı o tarafa doğru yönlendiririz. Onun haricinde bir şey değil.

Konuşmacı: Benim demek istediğim yani size narsisist birisi geldi.

Tahir ÖZAKKAŞ: Mesela sen geldin.

Konuşmacı: Ben geldim, ben narsisizm sevilmek istiyorum sürekli.

Tahir ÖZAKKAŞ: Niye geldin? Kız arkadaşım beni terk etti diye gelirsin mesela. Depresyona girersin, sıkıntıya girersin, öfkeye girersin, anksiyete olur

Konuşmacı: Daha sağlam bir sebep olsa depresyona girmem için.

Tahir ÖZAKKAŞ: Üç yıl peşinde koş, ondan sonra terk edil ağabey, olur mu?

Konuşmacı: Yani siz bana nasıl muamele çekeceksiniz. Bana ne diyeceksiniz?

Tahir ÖZAKKAŞ: Şimdi burada söylersek

Konuşmacı: Hayır, hayır o anlamda değil.

Tahir ÖZAKKAŞ: Bütün formülleri vermiş oluyoruz. Her yaşta müdahale edebilirsiniz, her yaşta halledebilirsiniz, her yaşta düzeltebilirsiniz bu bir softwaredir. Hardware değildir, software update yapılabilir, resetlenebilir, tekrardan yüklenebilir. Ha bir kısmı zordur, zahmetlidir ama olur.

Konuşmacı: On iki yaşın altında değiliz değil mi?

Tahir ÖZAKKAŞ: Hayır hayır değiliz genetik bir kusur olmadığı müddetçe. Genetikçiler çalışıyor inşallah onlarda düzelir. Onun dışındaki tüm ruhsal yapılar bu mana da olan şizofrenik olmayan, panik depresif olmayan yapılar. Yani software hatası eğitimle, şekillenmeyle ve modellemeyle yapılan şeyler aynı şekilde yeniden yapılandırılabilir. Terapi de bunun adıdır. Buyurun.

Konuşmacı: Hocam, kibir kibir başlı başına bir… Yapı olarak narsisisttik

Tahir ÖZAKKAŞ: Narsisisttik.

Konuşmacı: Öyleyse mesela şu çeşitleri var, bir örnek aslında hiçbir vasfı, eğitimi yokken olmadığı halde hani şu yağlı boyayı ben yaptım havasında olan tipler, bir de bir takım özellikleri olduğu için bunlar kibir unsuru olarak kullanan. Bir de şu da, kibre girer mi?Hani normal, pek kibirli davranmayan, gözükmeyen bir tip ama…..

Tahir ÖZAKKAŞ: Aşır mütevazılık kibirdir.

Konuşmacı: Kibirliğe karşı…..

Tahir ÖZAKKAŞ: Yine narsisisttir o . Hazmedemiyor, onu ezmek istiyor. Öldürmek ve kendi yeniden özgürleştirmek ve kendisi de en babası kadar değerli olmayı hissetmesi lazım aşamazsa problem olur.

Konuşmacı: O zaman her türlü şiddet narsisist bir hareket midir? Şu açıdan

Tahir ÖZAKKAŞ: Hayır şecaat hiçbir zaman narsisist bir hareket değildir.

Konuşmacı: Şecaat ne demek?

Tahir ÖZAKKAŞ: Şecaat cesaretin gerektiği yerde kullanılmasıdır. Namusun için, ırzın için, canın için gerekirse ölümü göze alma cesaretidir. Diğerinde kabadayılık için, göstermek için mafyacılık oynamak, en cesur benim diye gösterilen cesarette kibirdir. Evet, arkadaşlar katkı ve katılımlarınız için hepinize teşekkür ederim. Sağ olun.


psikoterapi.com adresinden alınmıştır.



Son Yazılar

Hepsini Gör

Commentaires


bottom of page