top of page
  • Tahir Özakkaş

Kendin Olmak


Kendin Olmak
Kendin Olmak

Tahir Özakkaş: Değerli arkadaşlar, hepiniz hoş geldiniz. Bugün yine insan psikolojisinin, insan ruhunun, insan kimliğin ve kişiliğinin bir boyutunu sizlerle beraber tanımaya, (sizlere) anlatmaya, göstermeye çalışacağım. Duyurularda gördüğünüz gibi, iç odaklı ve dış odaklı insan tipini, kendi olmak veya kendin olmak (kavramını), yaşamı kimin belirlediği üzerine odaklanan bir bakış tarzından, bir yelpazeden kimliğimizi ve kişiliğimizi irdelemeye çalışacağım. İki tür insan var baktığımızda: Bir toplan-tıya, bir sohbete, bir ziyarete giderken; bir kitap okurken, bir televizyon izlerken, bir film izlerken bu hareketi yapmamızın arka planındaki temel motivasyon kaynağı nedir diye sorduğumuzda eğer şöyle bir soruyla karşılaşıyorsak; işte “Ben orada filan insanlara kendimi göstereceğim, onların hayranlığını alacağım, onların ilgisini çekeceğim, onlar beni fark edecek, gittiğim yerlerdeki, seyrettiğim filmlerdeki, okuduğum kitaplardaki konuları birilerine anlatacağım. Anlattığım zaman (insanlar) vay be, ne büyük adammış, ne kültürlü insanmış, ne değerli varlıkmış.” şeklindeki bir bakış tarzına istinaden bu ey-lemleri yapıyor isek bu dış odaklı yaşam demektir. Ben bunu şöyle tercüme ediyorum: Biraz amiyane bir tabir ile başkalarının kölesi olan bir hayat tarzı, kendi olamayan, başkalarının beklentilerine göre hayatını şekillendirmek zorunluluğu olan zavallı bir köle yaşantı. Bir ömür kölelikle geçen bir varlık… Hep birilerine kendisini kabul ettirmeye çalışan, hep birilerinin hayranlığını çekmeye çalışan, hep doldurduğu malzemenin içeriğini bir yerde birilerine karşı kullanmak isteğiyle hayatı sürdüren bir bakış tarzı. Peki, bu yapının alternatifi nedir? Bunun alternatifi, bahsetmiş olduğumuz eylem ve eylemler sürüsüne başlarken ve düşünürken, planlarken ve (gerçekleştirirken) “Evet, ben bunu istiyorum, bu benim için hoş bir varoluş şekli, bundan keyif alıyorum, bu beni mutlu ediyor, estetik kaygılarımı tatmin ediyor, birikimimi ve becerimi, kendim için, artırıyor, bana geniş bir vizyon kazandırıyor” bağlamında bu hareketlere yöneliyorsanız bu da iç odaklı yaşam yani gerçekten kendin olmak, kendinin efendisi olmak bağlamındaki bir hayat tarzını size sunmaktadır. Peki, iç odaklı veya dış odaklı olmak insanı ne kadar huzurlu, mutlu edebilir? Ne kadar dingin ve doygun edebilir? Ne kadar hayatı anlamlı kılar?

Bu bağlamda baktığımızda, dış odaklı bir yaşantıda kişi hep bir stres, sıkıntı içindedir. Hep reddedilme ve kabul edilme sınırında dolanan, her an reddedilebilme, her an dışlanabilme, her an kabul edilememe riskiyle yaşamak zorunda kalan ve bu riskleri de alt edebilmek için olağanca gücüyle gayret göstermeye çalışan bir yapıdır. Böyle bir yapı ömrünün sonuna kadar dinginliği yakalayamaz. Doygunluğu da yakalayamaz. Hep gözleri ve bakışları, başkalarının yüzlerindeki ve gözlerindeki onaydadır. Eğer (bu kişiler), onaylamış, değerli kılmış, takdir etmiş ise o an için hayat güzeldir. Ama yeni bir etap, yeni bir süreç kendisini beklemektedir. İç odaklı yaşamda ise kişi bir bes-tekârdır. Bir heykeltıraştır, bir ressamdır. (Peki), neyin bestekârı, neyin heykeltıraşı, neyin sanatçısıdır? Kendinin bestekârı, kendinin heykeltıraşı, kendinin ressamıdır. O, kendi resmini, kendi bestesini sadece kendisi için yapmaktadır. Onun aradığı temel duygu, estetik kaygı; o sürecin içinde, varoluş sürecinin içerisinde mükemmelliği yakalamak, kendi için kendini her gün yenilemek ve tazelemektir. Yanan bir mum gibi aydınlamaktır. Nasıl yanan bir mum hem kendini aydınlatır hem etrafı aydınlatırsa bu güzel yaşantı halinden etrafındaki insanlar da istifade ederler, onu takdir ederler, tebrik ederler. Ama bu insanın, bu ikincil olarak ortaya çıkan süreçlerle alakası yoktur. Bundan memnuniyet duyar, huzur duyar ama onlar için bu tip eylemleri yapmamaktadır. Sanki seyircisinin sadece kendisi olduğu bir tiyatro oyununu oynamaktadır. Bestekârı kendisidir. O nağmeyi kendisi için dinleyecektir. İşte bu bağlamda hayat ona coşkularla dolu, her gün her an yeni fırsatlar sunan bir yapıdadır.

Burada tabi sohbetin başlangıcında, bir kölelik ve efendilik tabiri kullandım. Dış odaklı bir yaşam (içerisinde) kölelik vardır. Bu ne demektir? Sizin elinizde olmayan bir süreçte, etrafınıza sizden beklenenleri vermek zorunluluğudur. Etraf sizden başarı isteyebilir. Eğer siz başarılı oldukça onaylanacağınızı ve sevileceğinizi düşünürseniz, başarı efendisinin köleliğine talipsiniz ve ömür boyu o köleliğe mahkûmsunuz (demektir). Başkaları sizden şıklık, düzen, tertip bekliyor da siz başkalarının takdiri için, onayı için şıklığı, tertibi, düzeni yapıyorsanız, ömür boyu o şıklığın, o tertip ve düzen arayışının kölesisiniz. Sizin yalnız başınıza hayatı belirleme lüksünüz yoktur. Eğer siz dış odaklı iseniz siz asla hayatınızı kendiniz belirleyemezsiniz. Bir dakika sonra yapacağınız eylem, alacağınız karar, dış şartlar tarafından belirlenmiştir. Bu, insan olmak değildir.

İç odaklı yaşamda ise, alacağınız her karar sizin sorumluluğu-nuzda, sizin isteğinizle, sizin talebinizle ve sizin yönlendirmenizle ortaya çıkar. Bu şu demektir; küçük bir tan-rı(sınız) yani geleceği her an gerçekten siz belirliyorsunuz. Yaşamı istediğiniz gibi, ellerinizle şekillendirebiliyorsunuz. Bu müthiş bir potansiyel, inanılmaz bir güç! Öyle bir varlıksınız ki hayatınızın her anında, her salisesinde, bir kavşakta hayatınızı her an yeni bir yöne döndürebilirsiniz. Hayatınızın efendisi sizsiniz. (Kendinizi) köprüden de atabilirsiniz, bilim adamı da olabilirsiniz, sıradan bir insan gibi yaşayabilirsiniz. Zamanı ve mekânı istediğiniz gibi kul-lanabilirsiniz. Dış faktörler yok burada, burada sadece sizin istediğiniz var. Bu istek, bir hedonist, bir zenci dünya anlayışı değildir. İnsanı özünde diğer canlılardan ayıran temel özelliği, belki sağduyu olarak belki içsel de bir ihtiyaç olarak, hem hayata anlam verme hem de sanatsal bir estetiğe yönelim ihtiyacı vardır. Yani insanın özünde bir kalite arayışı, bir anlam arayışı vardır. İşte bu kalite arayışını, iç odaklı bir perspektifte ortaya koyar-sanız; basit, sıradan hayvani dürtülerle oluşan hedonist bir iç odaklı anlayış yerine, kendini zenginleştiren, kendini geliştiren, kendi bestesini en güzel şekilde yapıp bu varoluşunu en güzel şekilde gerçekleştirmeye çalışan bir yapı ortaya çıkar.

Peki, genel bir giriş olarak, iç odaklı yapı ile dış odaklı yapının ne anlama geldiğini az çok ayırt edebilir noktaya geldik. “Peki, Tahir Bey, biz bulacağımızı bulduk, biz buna karar vermedik, kendimizi bildik bileli hep başkalarını düşünerek yaşadığımı fark ediyorum. Şöyle bir on yıl – yirmi yıl geriye doğru dü-şündüğümde, aman tanrım, ben kendim için hiçbir şey yapmamışım” diyen birçok değerli danışanımı, hastamı tanıyorum. Çok başarılı, değerli arkadaşlara soruyorum, bugüne kadar kendin için ne yaptın. “Ya, ben okulu bitirdim. Annem çok isterdi”. “Mühendis oldum. Babamın istediği şeydi”. “O semtten ev aldım. Eşim o semti çok severdi”. “Sen mühendis adam oldun artık, bir arabaya binmelisin dediler, bir araba aldım. Bu model sana yakışmaz dediler, filan model arabaya yöneldim. “Ve hatta dediler ki sen arabesk mi dinliyorsun, yakışır mı sana? Sana yakışacak olan Beethoven, Vivaldi, Mozart, Türk sanat musikisi…”. “Ya ben hiç kendim olamamışım”. Ödev veriyorum arkadaşlarıma: “Git, bir hafta düşün, hayatta kendin için yaptığın beş şeyi getir.” Birçok arkadaşım getiremedi. Evet, nasıl oldu da bu arkadaşlar veya bizler, dış odaklı bir yaşama yöneldik? Tabi bunun kökenlerine indiğimizde ve incelediğimizde, çok farklı bir yapı görüyoruz. Bunu çekirdeğini, ta, bir yaşına götürmek zo-rundayım, bir yaşına. Aman tanrım! Dış odaklı ve iç odaklı yaşamın kesiştiği, nokta bir yaş… Ne demek bir yaş? Bebek doğuyor, biyolojik bir mekanizma. Henüz kendin olma ve kendilik kavramları ruhsal aygıtları oluşmamış. Çocuk kendi sınırlarını çizebilmek için, anneden eko almak ve anneyle var olmak (durumundadır) veya anne yerini tutan herhangi bir bakıcı, baba olur, amca olur, dayı olur, teyze olur vs. o bakıcı ona insan olduğunu ne olduğunu ona hatırlatacak olan kimlik ve kişiliktir. İşte bu dönemlerde çocuk (ve anne) karşılıklı olarak sevme ve sevilme duyguları bağlamında birbirleriyle halleşirler. İç içe geçer anneyle çocuk.

Çocuğun zaman zaman biyolojik olarak, hormonal olarak duy-gusal patlamaları olabilir bebeklerin. Böyle coşkular olduğunda, ellerini ayaklarını oynatırlar, zıplarlar. Yanakları al al olur. O coş-kuya bir tepki almak isterler. İşte o coşkuya tepki verebilecek bir ebeveyn, bir bakıcı, çocuğun kendi olduğu duyumlarına eşlik etmiş, onu onaylamıştır. Bu yapıdan başlayan süreç, 3 yaşına kadar olan dönemde kimlik oluşumunu ve kişilik yapısını oluştu-ruyor. Bu kişilik yapısını oluşturduktan sonra, kişilik yapısı oluşturulurken en temel çekirdeklerde birkaç tane ana eksenimiz var: Biz değerli bir şey miyiz, değersiz bir şey miyiz? Biz sevilen bir şey miyiz, sevilmeyen bir şey miyiz? Biz önemli bir şey miyiz, önemsiz bir şey miyiz? Biz fark edilen bir şey miyiz, fark edilmeyen bir şey miyiz? İşte bunlar, hepimizin ilk kimlik oluşumu sürecinde mutlak olarak olması gereken, zaruri ihtiyaçlarımızdır. Fark edilmek, önemsenmek, sevilmek ve değerli olmak diyebileceğimiz ana eksenler… Şimdi bu ana eksenlerde çocuk bu ihtiyacını gidermek için o coşkulu olduğu dönemlerde, kendisine bakım veren ebeveynle halleşir de bu ihtiyaçları doğrudan tatmin edilirse, çocuk bizatihi kendi olduğu için sevildiğinden emin olacak, bizatihi kendi olduğundan değerli olduğunu hissedecek, bizatihi kendi olduğundan önemli olduğunu, fark edildiğini fark edecek.

Bu çocuğun ilk iç odaklı çalışması burada başlıyor. Ama çocuk, içindeki o coşkuların fark edilmediğini fark ederse büyük bir hüs-ran ve hayal kırıklığına uğruyor. Çocuk, önemsenmek, sevilmek ve değerli olduğunu hissetmek temel ihtiyacı peşindedir. Anneyi veya ebeveyni takip ediyor. (Çocuğun) günün birinde yaptığı bir hareket, bir ses, bir mimik, bir davranış, annenin çok ilgisini çekiyor. Anne odaklanıyor, “Aman tanrım, baba dedi, anne dedi, elini oynattı, elindeki oyuncağı salladı”. Çocuk, annesi kendisinde bir şeyi fark ettiği için fark edildiğini fark ediyor. O zaman ne yapıyor? Anne neyi fark ettiyse onun peşine düşüyor. Anne neleri fark ediyor? Başlıyor annenin fark ettiği şeyler konusunda maymunlaşmaya. Çünkü ondan sevgi alacak, ondan ilgi alacak, ondan fark edilme ihtiyacını tatmin edecek… Ve biz birtakım beklentilerimizi çocuğumuza yansıtıyoruz. Onun birtakım maymunlaşma hareketlerini böyle gülerek, espriyle, coşkuyla karşıladıkça, çocuk sevildiğinden emin olmak için, bunları abartılı bir şekilde ortaya koyuyor. Ve başlıyor onun radarlarını tanımaya, anne baba benden ne bekliyor? O bekledikleri şeyleri verirsem, onların ilgi odağı olacağım ve sevileceğim. İşte dış odaklı bakış tarzının çıkış noktası burada başlıyor.

Bu her evrede değişebiliyor, tabi ki. Bu şansımız var. Ama top-lumsal yapımız dış odaklı bir yaşamı indükler, o yönde bizi zorlarsa, zaten alt yapı itibarıyla böyle bir bağlamda yetişmiş olduğumuzdan kolaylıkla dış odaklı süreç devam eder. O zaman ne yapıyoruz? Toplum bizden ne bekliyor? (Örneğin), toplumun bizi sevmesi için, çocuğun (üniversite) sınavını kazanması lazım. Canı cehenneme üniversite sınavının, canı cehenneme ka-zanmanın! Çocuk hayatını veriyor, kimliğini veriyor bunu karşılı-ğında. İçsel kendi olma ihtiyacıyla yapmıyor. Annenin, babanın gözüne girmek, toplumun gözüne girmek bağlamında o sınavlara girmek zorunda. Bir de dandik bir fakülte kazanamaz mı? Onun sanatta tercihi olamaz mı? O ressam olamaz. O müzisyen olamaz, O halkla ilişkiler okuyamaz, o filoloji okuyamaz, O antropoloji okuyamaz… Çünkü onlar para getirmez, onlar toplumsal (açıdan) iyi (bir) imaja (sahip) değil. Ne olacak? Bugünkü düzende, bugünkü toplumsal yapıda, kapitalist sistemlerin dayatmış olduğu materyalist dünya görüşüne göre para eden, daha çok para kazandıran sistemlere yönlendirmek zorundayız. Buyurun, yeni bir köle başlıyor.

İşte böyle bir sistemin içerisinde baktığınızda, kendi olamayan, hep beklentileri tatmin edilen, ayakta durmayan binlerce milyonlarca (insan)… Hepimiz için konuşuyorum, hepimiz bu sürecin kurbanlarıyız. Nadiren, nadirattan bazı bireyler şanslı doğuyor. Aileleri ve ebeveynleri, onları çocukları olduğu için, evlatları oldukları, var oldukları için seviyorlar. “A, ne kadar güzel! Benim evladım. Her haliyle kabulleniyorum.” Tabi Anadolu da güzel bir laf (vardır): “Hayırlı ve sağlıklı çocuk olsun derler. Yani, çocuğu olduğu gibi kabul edip, sevme bağlamında, ekstra birtakım, işte, cinsiyeti, erkek/kız (fark etmez), hayırlısı olsun, sağlıklı olsun derken bir öngörüde bulunmamaya çalışırlar ama uygulamada çok değişik pozisyonlar ortaya çıkmakta. Bu dış odaklı beklentisel yaşantı ergenlik döneminde fırtınalı kimlik oluşum sürecinde yeniden yapı-landırılabilir. Çünkü orada bir genetik açılım dediğimiz sistemle, bütün sistemlere karşı olan ve kendi olmaya yönelik bir hareket başlıyor. Bu, bilinçli bir hareket değil. Bütün gençlerde, kızlarda ve erkeklerde, on iki – on üç yaşlarından yirmili yaşlara kadar süreçte, “hayır, bana dayattığınız sistemleri reddediyorum, kendim olmak için yeni bir başlangıç yapmak istiyorum” diyen bir yapı geliyor. İşte o yapı, (ebeveynler tarafından) “Bu çocuk asi oldu, bu çocuk yoldan çıktı, aman tanrım, uçuruma gidiyor” şeklindeki korku ve vehimlerle başına vurula vurula tekrardan hizaya getiriliyor. Aslında o çocuğu kendi haline bıraksanız, kendiniz de emin olsa çocuk bir takım marjinal hareketlere yönelse bile bir müddet sonra ailesinden almış olduğu eğitim, ahlak ve terbiyenin göstermiş olduğu mecraya otomatik olarak girecektir. O çocuk bir ayrışma döneminde kendi olma mücadelesi vermekte.

Şimdi, tabi kendi olmak, istenen ve özlenen şey yani iç odaklı yaşam. Şu anda düşünüyoruz her birimiz mutlaka iç dünyamızda; “Ya ben kimler için yaşadım? Annemin dediklerini yaptım, baba-mın dediklerini yaptım, eşimin dediklerini yaptım. Toplumun beklentilerini yaptım, çalıştığım işyerindeki amirimin gözüne girmeye çalıştım. Onun için birtakım kurslara gittim. Giydiğim takım elbiseyi Ahmet’e, Mehmet’e göstermek için, aldığım mücevheri falana göstermek için aldım. Öyle bir düğün yaptım ki, şanlı şöhretli olsun, onlar vardı ya çocukluğumuzda böyle bir kavga içinde olduğumuz filan aileyi çatlatacağız onları, çatlayacaklar…” Kendin ol ya, bırak milleti çatlatmayı, millete bir şeyler göstermeyi. Bu manada baktığımızda öyle bir kör dövüşü, öyle hatalı bir yaşam tarzı var ki insanlar sadece başkalarından onay almak veya başkalarını çatlatmak bağlamında köle yaşantılarına talip olup, hayata devam ediyor. İşte burada bu sistemlere dur diyebilen, bu sistemlere hayır diyebilen, “Ben ne istiyorum?” (sorusuna) yalnız başıma, dimdik ayakta (durabilmek diyebilen), Benim tercihlerim ve isteklerim nedir?.. Bu yapı herkeste oluşmaz. Bu soruyu sorabilme cesareti olması lazım kişinin. Bu soruyu daha önceden sormuş olması lazım. Bazı insanlara bu soru çok yabancı gelir. Benim istediğim bir şey yok ki benim tercihim ettiğim bir şey yok ki… Yaşamımda, benim belirlediğim bir şey yok ki… Ciddi düşündüğünde, derin dü-şündüğünde hayatında kendisinin tercihlerinin olmadığını, bir kimlik yapısının şekillenmediğini görürler. Hep tercihleri başkala-rının beklentilerine göre ortaya çıkmıştır. İşte bu arkadaşlar, zor bir süreçten geçer. Ve kendilerine sorarız. İçinde bir renk var, içinde bir ahenk var, içinde bir musiki var, bir sor. O mutlaka bir şeylerde kendi varlığını hissedecektir.

Kendisinin içten hissettiğini, içten yaptığını hani bebeklik dö-neminde coşkuyla yanakları al al ellerini çırpıyordu ya, karşıdan hiçbir şey beklemeden içten gelen bir duyguyla, o duygunun izdüşümü yirmili, otuzlu, kırklı, ellili yaşlarda içten, bizi coşkuyla var eden şey. Bu, bir deniz kenarında manzara seyretmek olabilir, bir ağaç dibi çapalamak olabilir, arıcılık olabilir, güzel bir kitap okumak olabilir. Güneşin batışını seyretmek olabilir. Bir laboratuarda bilimsel bir çalışma olabilir. Bir kelebeğin fotoğrafını çekmek olabilir. Sabahlara kadar ibadet (etmek) olabilir. Ama kaynağı size ait. Onu keşfedin, orada sizin olduğunuzu (keşfedin), o damarı yakalarsanız, o damarın üzerinde durun. Bu sizin yontulmamış hayatınız. O mermerin içerisinde sizin olağanüstü ve muhteşem heykeliniz var. Zaman ve süreç içerisinde, o heykeli yavaş yavaş, gün be gün yontacaksınız. Siz kendinizi var edeceksiniz. İşte biz hep o duygusal damar üzerinde çalışarak, sistemi iç odaklı yani gerçekten kendi olmak bağlamında oluşturmaya çalışıyoruz. Tabi böyle bir bağlamda ne oluyor?

Böyle bir bağlam, birçok şeyi yanında getirir. Hayatı belirleyen sizsinizdir. Belirlediğiniz hayattan da, karşılaştığınız sonuçlardan da siz sorumlusunuz; günahıyla, sevabıyla, başarısıyla, başarısızlığıyla. Bu, her yiğidin altından kalkacağı bir yük değil. O kadar dirayetli, o kadar güçlü olmalısınız ki “Bu hayatı ben seçtim, ben belirledim, bütün sorumluluklara ben katlanıyorum. Benim için zaferle, yenilgi eşittir. Hiçbir anlamı yoktur. Ben sadece bu varoluştaki anlık süreçlerindeki kendi keyfimi yaşıyorum. Sonuç beni ilgilendirmiyor” (diyebilmelisiniz). O zaman karşınıza bir soru daha çıkıyor: Bazı insanlar sonuç odaklı yaşarlar, bazı insanlar süreç odaklı yaşarlar. Sonuç odaklı yaşayanlar, genellikle dış odaklı insanlardır. Çünkü bir hedef tayin edilmiştir.

Bu hedefe doğru bir yolculuk vardır. O hedef gerçekleştiği anda, birilerine gösterilecektir. Bütün istek ve arzu, o birilerine gösterme heyecanı ile çıkar ortaya. O motivasyonla çıkar. O ana varılana kadar da hep bir yorgunluk, hep bir hırs, hep bir mücadele, hep bir anksiyete (bunaltı) hissi vardır. Yaşam kaynağı o anda alınacak, “gösterme” intikam, daha doğrusu, başkalarından daha üstün olduğunu ispat etme gayretidir. O an geldiğinde de ya bir saniyeliktir ya bir saatliktir veya bir günlüktür. O etabın, o kadar verilen emeğin karşılığı geçmiştir. Çünkü anlamını yitirmiştir. Ama süreç odaklı yaşayan yani gerçekten kendi olan bir insan; sonuca odaklanmadığı için, sonucu düşünmediği için her an o oluşum içerisinde muhteşem bir keyif yaşar. Muhteşem bir varoluşu yaşar. Çünkü o an her saniye var olmaktır. Bir dakika sonra yok olabilir. Bunu kabullen-miştir. O anda kendi heykelini yontarken büyük bir zevkle o bestesini, o heykelini yerine getirmektedir. Dalmış gitmiştir. Her dakikası, bu manada, o insana, hayatın her anı keyif verir çünkü O hayatı adlandırmakta, hayata gelişine kendi için özel bir anlam vermektedir. Ha, bu insan etrafına faydalı olabilir, etrafında insanlar bu yapıyı takdir edebilirler, önemseyebilirler, bu da karşılıklı jestleşmeyle hoş bir şeydir, ek bir motivasyon kaynağı, haddini aşmayan bir narsisizm, olumlu bir süreç için gerekli olan ek bir yakıt kaynağı (olur).

Süreç odaklı yaşantılar, yaşanılan an için geçerlidir. Her an, bir yaratılış, bir oluş hali vardır. O anda yaptığından daha iyi, kaliteli yapılacak başka bir şey yoktur. Hayat ertelenmemiştir. Karşımıza bir soru daha çıktı şimdi. Hayatı erteleyenler, hayatı orada yaşa-yanlar… “Ne olmak istersin?” diye sorulur. “İşte, şunu şunu halle-dince şunları yapacağım” (derler). Ertelenmiş. Onlar asla yapamazlar. Çünkü aradaki engeller, gaileler, yapılması gerekenler hiç bitmez. Ben Türkiye’yi gezmek isterim der. O isterim ki fakat bir türlü fırsat bulamam.” Niçin? Müdürün gönlünü yapacak, annenin gönlünü yapacak, oğlanın gönlünü yapacak, çocuğun ihtiyacını karşılayacak. Sen gerçekten bunu istiyorsan, bir saniye gecikme. İşte hayatı ertelemeyen insanlar, o anda yapmak istedikleri şeyi yaparlar. Yapmak istedikleri şeyi yaptıkları için de o saniyeden, o dakikadan asla pişman olmazlar. Çünkü onun alternatifi yoktur. Eğer o yaptığı şeyden daha farklı bir şey varsa yapmak istediği, o şeyi hemen bırakır, öbür şeye yönelirler. Çünkü dış odaklı değildirler. Birilerinin kınamasından, birilerinin aşağılamasından, “Ne yapıyorsun? Haddini bil” demelerinden etkilenmeden, anında karar değişikliğini de uygulayabilecek kadar da cesurdurlar.

Katılımcı: Değişim olmuyor mu?

Tahir Özakkaş: Onun sınırını, estetik kaygılarla içsel oluşuma bağlamıştım. Hedonist bir dünya anlayışından çıkmıştık. Orada, o bağlamı tutarsanız olmuyor. Tabi çocuğunu bırakıp Türkiye turuna giden bir baba modeli veya anne modeli herhalde sizin kafanızda yer etti. Burada vurgulamak istediğimiz şey, kişinin bu estetik kaygılarla kendi hayatını kendi belirliyor olabilmesidir. Bu insan olağanüstü bir insan, bu insan muhteşem bir insan. Bu insan cidden hayran olunacak bir insan. Böyle bir insan olmak kolay mı? Çok zor. Çünkü o kadar kültürel atmosferle kuşatılmışız ki, o kadar yoğun baskı altındayız ki, buna dayanabilmek için çok ciddi kendin olma veya kendilik kavramı veya ego kavramının oluşması gerekiyor. Evet, bundan başka bir soruya atlayayım. Kendin olmak bir tane midir? İnsanın bir tane mi kendisi var? İç odaklı bir yaşantı veya dış odaklı bir yaşantıda, iç dünyamızdaki ruhsal yapımız sadece bir merkezli midir? Hayır. Burada kendi olmak veya kendin olmak, dış odaklı yaşam türünde de iç odaklı yaşam türünde de farklı özelliklere sahip kimlik parçalarımızın olduğunu görürüz. Bu parçalar birbirinden ne kadar kopuk ve uzaksa, o kadar hastalıklı ve patolojik; birbirlerine ne kadar yakın ve kenetlenmiş, birbirlerine tamamlayan tarzda ise o kadar entegratif ve olumlu bir kimlik ve kendilik diyoruz. Bu söylediğim şey biraz karışık oldu. Biraz, örneklerle açıklamaya çalışacağım.

Dış odaklı yani bizim pek hoşlanmadığımız, bugün eleştirdiği-miz, olmasını arzu etmediğimiz kimlik yapısındaki bir arkadaşın, dış odaklı sürecinde başkalarının beklentilerine göre bir hayat tarzını kurma dediğimiz bir anlayışı var. Peki, bu anlayış onda tek bir kimlik yapısı olarak tezahür ediyor mu? Hayır. Birtakım teknik terimlere girmeden sizinle nasıl paylaşacağımı düşü-nüyorum iç dünyamda bir taraftan. Konuyu anlaşılır kılmak istiyorum. Onun zorluğunu çekiyorum. Bir kere bizim egomuz var. Egomuz olayları rasyonel boyutta değerlendiren kimlik parçamız. Sebep – sonuç ilişkisine bakan, zamanla ve mekânla kayıtlı, olayların nedenselliğini inceleyebilen, deneyimleyebilen ve sonuca ulaşabilen bir yapı. Bir süper egomuz var. Bir nevi vicdanımız dediğimiz, yaptığımız eylemleri yargılayan, bir konuda “aferin, hıı” diyen ya da cezalandıran üst bir güç. Bir ego idealimiz (var) yani olmak istediğimiz şey ama çoğu eylemlerde olamadığımız. İşte kendi kendimize birtakım kurallar koyarız, sabah erken kalkacağız, şu kadar kitap okuyacağız, bu kadar iş yapacağız, şunu şunu halledeceğiz, akşam bakiyeyi aldığımızda bunların hiçbirini yapmamışızdır. İçimizden bir ses kızar bize. Bak yine yapmadın, tembelsin. İşte o ses, süper egonun sesi, ayrı bir yapı, tepeden bakan. Bunları yaptığında “Aferin sana, yaptın vallahi ya, hadi kendini kutlasana, bugün bir yemeği hak ettin sen, sana bir kıyafet bir şey alalım hadi çıkalım” (der) kendi kendine iç dünyamızda. Kendi kendini ödüllendirir. En azından, vicdan huzuruyla kâbussuz uyumasının hediyesi verir.

Bir de üçüncü yapımız var, altta duran, dürtülerimiz, nefsimiz, içimizdeki şeytan. Hep bizi azdırır. Hep bizi hedonistçe yani zevk anlamında hazza koşturur. Pek estetik kaygısı olmayan, pek zaman ve mekân düşünmeyen, ahlak kaygısı olmayan yapı hemen şimdi eğer dürtü geliyor ise onu tatmin etmek gibi bir eğilimi var. Üçlü bir sistem var. İd, ego ve süper ego veyahut da nefis, ben ve vicdan dediğimiz üçlü sistem arasında interpsişik yapı dediğimiz yapı var. İşte burada iç ve dış odaklı olan yanımız bunun ego kısmı. Egoyu da içine alan bir kendilik, self kısmı. Bu yapı karar veriyor iç odaklı veya dış odaklı olmaya. Peki, ego bir tane midir? Ego bir tane değildir.

İşte burada ayrılıyor sistem. O hangi kendimiz, kimin karşısında kendimiz, hangi zaman diliminde kendimiz, olaylara karar veren, olaylara tepki gösteren. Şimdi insan hayatı sinema kareleri gibidir, film kareleri gibidir. Biliyorsunuz, filmler sahnede yirmi dört sefer gözünüzün önünden donmuş kareler atlatıldığı için süratli bir şekilde için biz bunları hareketli algılarız. Peş peşe takip ediyormuş gibi canlı olarak hissederiz. Hâlbuki orada makinist kardeşimiz, sahnede yirmi dört kare geçecek şekilde tek tek pause yapılmış filmi geçirmekte ve biz de onu ekranda izlemekteyiz. Hayatımızda da aslında yaşam anımız her an bu şekilde pause pause yaşanır, dondurularak yaşanır. Bilinç, anlıktır. Olayları anında irademizle yakalarız, hafıza kaydına atarız. Yakalarız; hafıza kaydına atarız. Ama sadece şu andaki bilincinizle varsınız. Bir yuvarlak dairenin kenarından geçen bir doğru gibi bilinç her an zamanı teğetsel olarak geçebilir. Şuanda ben sizinle konuşurken iradi dikkatimi sizlere odaklıyorum. Konuşmamın öncesi öldü, gitti, yok. Ama hafıza kayıtlarımda var. Sonrası, düşünüyorum ve tasarımlarım var, bu da hafıza kaydımda var. Ama gerçek var olan şey, şuandaki iradi dik-katimle oluşturduğum dünya. Hemen bunu biraz daha basite indirgeyerek anlatayım:

Şu an, zihnimizde bir İstanbul Boğaz Köprüsü var, hepimizde var mı köprü, şu anda orada duruyor mu? Ama şu anda köprü belki çöktü. Ama bizim tasarlarımızda o hala orada. Şu an, yakınlarımızın hepsinin canlı ve aktif olduğunu düşünüyoruz. Tasarlarımızda öyle, ama onlardan birilerini kaybetmiş olabiliriz veya onlardan biri hastalanmış olabilir. Ne zaman ki o bilgi iradi dikkatimizle bize geldi, oradaki tasarım değişir. Ne yaptık? Biz geçmişteki yaşantılarımızın tortuları olan hafıza kayıtlarıyla dünyayı algılıyoruz, o şekilde kabul ediyoruz. İşte bu kabul ettiğimiz dünya, dinamik bir dünyadır. Çocukluğumuzdan bu tarafa getirdiğimiz yapı, kişinin dinamik yapısıyla etkileşir ve değişirse dünya algınız da değişir. İşte bu bağlamda egomuz katman katmandır. Her bir an bir kare olduğu gibi, duygusal olarak yaşanan zaman dilimleri de ayrı bir CD’de sanki hafıza kayıtlarına alınmış gibidir. Yirmi yıl önceki, otuz yıl önceki, on beş yıl önceki bir anımıza gittiğimizde birisiyle bir şekilde iletişimimiz var.

Ben çocukluğumda mahallede gezerken bir ağabey vardı, o ba-na hep hakaret ederdi, aşağılardı beni, kızardı, deli dolu birisiydi. Zihnimde ben küçük çocukken, çocukluğumla ilgili yapım zayıf bir yapı, bu ağabeyinki ise güçlü bir yapı. Bugün ben o ağabeyle görüştüğüm zaman, zihinsel tasarımım hala onu güçlü olarak algılayacak. Böyle bir olayı yaşadığım için sizlerle paylaşıyorum. Otuz yıl sonra ben o ağabeyle görüştüğümde, benim tasarladığım o (kişi) benim ağabeyim yani bana bağıran, çağıran insan. Ama gördüğümde çok zavallı, aciz, fakrü zaruret içine düşmüş bir insan gördüm. Benim karşımda ezilen, büzülen. Şimdi ne oldu? Ben yıllar önceki o hafıza kaydındaki o ağabey, güçlüydü, beni dövüyordu, bana kızıyordu. Otuz yıl sonra gerçekle yüzleşme yaptığımızda o kaydı değiştirdim.

İşte, egostateler dediğimiz, kendilikler dediğimiz yapılar, muhtelif yaş dönemlerinde ayrı ayrı CD’lerde muhafaza edilir. Olaylara bakarken de bugünkü dikkatimizde, geçmiş hayatları dondurmuş olduğumuz yerlerden ve boyutlardan bakarız. Ne zaman ki o bilgiler tazelenir ve yenilenir, orada yeniden bir deği-şim ve dönüşüm programı uygulayabiliriz. O zaman biz olaylarla ilgili değerlendirmeyi yaparken, dış odaklı yaşamda veya iç odaklı yaşamda bu CD’lerin hangisi yaptı? Bugünkü kendiliğim mi yoksa on yıl önceki kendiliğim mi yaptı? Şimdi, bu CD’leri ayrı ayrı yaşantılandırdığımızda… Tabi bu hukuk içinde ceza kanunları içinde bir handikap. Adam bir suç işliyor, birisini öldürüyor. O günkü egostate dürtüleri kontrol edemiyor ve adamın haklı gerekçeleri var. Müebbet veriyorsunuz, yirmi yıl veriyorsunuz, otuz yıl veriyorsunuz. On yıl geçiyor. O adamın içindeki o adamı öldürme gerekçesi öyle değişiyor ki o kadar farklı bir duygusal ciddiyete dönüşüyor ki o kadar büyük bir pişmanlık var ki, ta-mamen farklı bir insan oluyor. Şimdi biz hangisini cezalandırıyo-ruz?

Adamı öldüren kimlik, zaten pause yapılmış ve o ayrı bir yapı-dır. O öldürme eylemini kınayan ve asla öyle bir eylemin olmamasını isteyen bir zihinsel tasarıma sahip yeni bir kimlik gelmiştir. Şimdi, adalet bunun neresinde? O insan çok farklı. O bedeni taşıyor veyahut da tam tersi çok güvendiğiniz, dayandığınız, geçmişteki tasarımlarınızdan çok iyi bildiğiniz bir insana bütün yetki ve sorumlulukları veriyorsunuz. (O) insan, onu kadar ters, o kadar hain bir şekilde kullanıyor ki, şoke oluyorsunuz. Ya, ben seni böyle bilmezdim, sen çok iyi biriydin. O, senin yirmi yedinci CD’nde dondurulmuş kimlik. Şu anda otuz ikinci CD’desin, otuz iki yaşında, beş yıl sonra o insanlara kazık atmanın yollarını öğrenen yeni bir kendilik ve kimlik geliştirdi. Şimdi demek ki, farklı yaş gruplarında farklı kimlik parçalarımız ortaya çıkabiliyor. Bu farklı kimlik parçalarının (her birini) tek bir CD olarak izah ettim. Bugünkü CD’mize gelelim. 2006 CD’sini ele alalım. Burada baktığımızda, CD’nin içine girdimizde CD’de tek bir bölümün olmadığını, birçok bölümün olduğunu görüyoruz. A’ya karşı bir bölüm, B’ye karşı bir bölüm, C’ye karşı bir bölüm… Ahmet’e karşı farklı davranan, Mehmet’e karşı farklı davranan, Ayşe’ye karşı farklı davranan… A şehrinde farklı, B şehrinde farklı, C şehrinde farklı. Sabah farklı, öğlen farklı, akşam farklı… Hafta sonunda farklı, hafta içinde farklı, mesaide farklı mesaiden sonra farklı… Bunları rol bağlamında söylemiyorum, ana eksene oturmuş bir kimlik olur, bir mendirekli kimlik.

Bu kimlik, hayatında mesaiye gider, arkadaşıyla görüşür, işyerine gelir, işyerinden evine gelir, orada baba, anne olur, ağabey olur, aile içerisinde çocuk olur, dışarıda öğretmen olur, iş adamı olur. Fakat bu kimlikler birbiriyle entegratif, birbirleriyle uyumlu, birbirleriyle ahenk içerisindeyse, tek bir sağlıklı kendilikten bahsedilebilir. Ama bu kimlik parçalarımız farklı zaman dilimlerinde, farklı mekân dilimlerinde farklı kimlik kişiliklerde tepkilerde tezat teşkil edecek şekilde aktifleşiyorsa bir sorun var demektir. Bu, hep dış odaklı yaşantı ve iç odaklı yaşantı için de bahsedilebilir. İşte biz bir karar verirken, hangi kendimiz olarak veriyoruz? İşyerinde arkadaşlarımızın gazına gelerek verdiğimiz bir karar mı, aile meclisinde ailemizin etkisiyle verdiğimiz bir karar mı, arkadaşlarımızla oturduğumuz (zaman verdiğimiz) bir karar mı veyahut tarihsel bir süreç içerisinde memleketteki bir takım sosyo-ekonomik (ya da) siyasal şartların değişmesiyle ortaya çıkan yeni şartlarda verdiğimiz bir karar mı? Bu kendilikler farklı farklı ortaya çıkıyorsa bu bireyde entegre olamamış, mendirek yapısının olmadığını görüyoruz. Şimdi bir arkadaşımız geliyor, “Hocam” diyor, “Ben, her insana karşı farklı oluyorum. Ben hangisiyim? Şaşırdım, müdürüme karşı farklıyım, arkadaşıma karşı farklıyım, eşime karşı farklıyım; anneme, babama karşı farklıyım. Bunu düşününce fark ettim. Ve ben kim-liksizlik gibi bir duygu yaşıyorum şu an ve hiç birinde de tatmin olamıyorum. İçimden bir ses diyor ki, işte arkadaşına yalakalık yapıyorsun, ona şirin görünmek için onun istediği tarzda esprili bir insan oldun. Müdür geliyor, müdürün karşısında ciddi bir eleman oluyorum. İçimdeki ses diyor ki, seni yalaka diyor müdür geldi ona çok ciddi ayaklarda duruyorsun. Eşi geliyor eşine biraz kazak erkek, zaman zaman şirin erkek. Diyor ki bu, eşini memnun etmek için yaptığın bir şey”. Şimdi, kimlik parçaları birbirinden ayrışmış bir yapıda, o kendi olmak veya kendin olmak kavramında farklı egostatelerde bu arkadaşımız gibi farklı yerlerde, çok farklı davrandığını fark eden bir kimlik parçası gelişmişse, ne yapıyor?

Kendi kendine, diyorum ki “Yalakalık yapma”. Bunu diyen bir tarafı var, süperegosu demiyor bunu. O ego dediğimiz, ben dedi-ğimiz o CD’nin içindeki yedinci bölüm biraz daha palazlanmış, diyor ki; “Bir, iki, üç, beş, altı, sekiz, dokuz, on bir no’lu chapter’larda davrandığın kimlik parçaları hep yalakalık yapıyor”. Ne oldu? Yedi no’lu kimlik parçası, onların ayrı ayrı çalıştığının farkına varmış. Bir de farkına varmadan çalışan var. Bir gün bir arkadaşımız geldi, narsis kişilik örgütlenmesi içinde. Dinliyorum bir seansta, kırk beş veya doksan dakikalık görüşme içerisinde, aman tanrım çok zeki bir arkadaşımız; üniversite mezunu, bir şirkette üst düzey görevli. İlk on dakikada söyledikleriyle, ikinci on dakikada söyledikleri, üçüncü on dakikada söyledikleri o kadar çelişkili ki… Bu çelişkileri göremiyor. Yüz seksen derece birbirine zıt fikirleri var. A kategorisinde bir konuyu savunurken, kendisi olayın bir tarafı, orada bir bağlamdaki düşünce çalışıyor. B kategorisine geçtiğimizde orada olayın başka bir tarafında, bir başka olayda bir başka tarafında, tam tersi yönde hareket ediyor. C tarafında ise bir başka tarafı…

Bu arkadaşımızın, egosu kendi kavramlarının nasıl değiştiğinin farkında olmuyor. (Örneğin), adaletten dürüstlükten dem vuruyor birinci kompartımanda veya trenin birinci vagonunda. İşte “Adalet olmalıdır, insanlar dürüst olmalıdır, birbirlerine saygı göstermelidir. Ben işte çocukluğumda şöyle saygı gösterdim, arkadaşlarıma böyle yardım ettim” Bunu dinliyoruz. İkinci vagona geçtik. Haberi yok. İşten ayrılış nedenlerini anlat bakayım diyorum. “Ya ben yeni işe girmiştim, işe girdikten bir yıl sonra askerliğim çıktı. Askere giderken ailem çok fakrü zaruret içerisindeydi. Babam vefat etti. Ailemin maddi imkânları çok kısıtlıydı. Babamdan gelen bir emekli maaşıyla geçinmek durumundaydık. Patronum dedi ki her ne kadar sen bir yıldır burada çalışıyorsan, biz seni sevdik, seni aynen elamanımız gibi kabul edeceğiz, askerlik süreci içerisinde maaşını sana vereceğiz dedi. Askerden sonra gelir, işine devam edersin.”

Evet, askerlik süresi içerisinde hiçbir ön şart, anlaşmada böyle bir kural olmadığı halde patron bu arkadaşımıza maaşını ödedi. Askerlikten geldi. Büyük bir zevkle hazır olan işine başladı. Fakat üç ay sonra bir başka yerden biraz daha yüksek ücretli bir maaşla çalışma teklifi geldi. Bunu bu şekilde anlatmıyor tabi. Diyor ki adaletsizlik vardı, benimle aynı dönemde başlayan arkadaşım, benden yüksek ücret alıyordu diyor. Bahsettiği çocuk, sınıf arkadaşı fakat okula başladığı ilk günden itibaren orada çalışıyor. Okulu bitirdikten sonra devreye girdi.

“Ben de O’na kızdım, bu adaletsizliğe tepki olarak istifamı ver-dim ayrıldım, bu şirkete geçtim” diyor. Şimdi burada, aklileştirme diyoruz, birinci vagonda dürüstlüğün ne kadar önemli olduğunu, dürüstlük için babasının ölümü göze aldığın anlatan bir yapı, ikinci bağlamda çok nadir bulunan bir patronu üç ay içerisinde adamı yarı yolda bırakıp biraz daha yüksek ücret verdi diye patronu sattığını göremiyor. İki tane ayrı, dış odaklı ego durumu ve kendilik yapısı. Burada tabi o seansın içinde baktığınızda, üçüncü kompartımanda dördüncü vagonda, beşinci vagonda, altıncı vagonda çok farklı ego yapılarını görebiliyoruz. Her bir ego yapısı, temelde kendine haz verecek, kendini ayakta tutacak bir sistemi besliyor. A’da mantık böyle çalışıyor, B’de böyle çalışıyor, C’de böyle çalışıyor, D’de böyle çalışıyor… Onun için soruyorum arkadaşlarımıza hangi kendinsin sen. Şuanda, benim karşımda konuşan kendin hangisi? Doktora şirin görünmeye çalışan kendin mi, yaranmaya çalışan kendin mi, yardım isteyen kendin mi, bir büyüğün karşısındaki kendin mi, idealleri olan kendin mi? İşte orda biz ayrı ayrı kendi kavramları varsa hekim olarak, terapist olarak görevimiz onların arasındaki tenakuzu, çelişkiyi o arkadaşımıza öncelikle göstermektir. Neden gösteriyoruz? Bırakın yaşasın. “Ya hocam bütün insanlar bana karşı geliyor, her yerde bir anda dışlanıyorum.”

Çünkü insanlar görüyorlar, bu çelişkili tavırlarını anlık dönem-lerini hatalarını. Bir, o fark etmiyor. Bilerek, amaca yönelik, yalan söyleyerek bir eylemi yapmak var; bir de ayrı ayrı kimlik parçalarının farkında olmadan aktifleşmesi var. İşte biz, önce bu farkındalığı sağlıyoruz. Farkındalığı sağlayınca, sizin baktığınız pencereden bakma becerisini kazanınca yıkım yaşıyor. Ya aman tanrım, ben neler yapmışım, aman tanrım, bu çok kötü bir insan diyor, bu anlattığın insan çok kötü bir insan. Demek ki bu bağlamda her yönü farklı bir kimlik parçasını aktifleştiren bir insan sağlıklı insan değil. Bunu fark ettik mi? Fark ettik. Ne yapacağız? İşte biz bunlardan, merkezi bir ekseni olan bir kendin olma, bir kendilik kavramının temelini inşa edeceğiz. Onu nasıl yapacağız?

Bu, benim söylememle olmayacak. Benim sana tavsiyemle de olmayacak. O zaman öğrenci – öğretmen ilişkisi olacak. İçindeki damar, içindeki varlık, içindeki değer yargıları, içindeki sistem hangisinde coşkuyla akan bir ırmak gibi seni temsil ediyor ise onu bana bildir. O başlıyor kendi içinde sorgulamaya “Ben neyim? Hangisi benim coşkuyla tanımlayan şey?” Burada doktorun, (danışanın) kişilik haklarına, özel hayatına, değer yargılarına girmesi asla söz konusu değil. Doktor burada sistemle ilgileniyor. Sistemin entegratif ve bütüncül olmasıyla ilgileniyor. O bütüncüllüğü sağladığı zaman zaten sistem rahatlamış olur. İşte o arkadaşımıza bu görevler veriliyor. İçsel volkan çağlayanını, gerçek kendilik şelalesini bulmasına yardımcı oluyor. Bunu bulduğu zaman da başlıyoruz onunla işlemlenmeye. Nasıl işlemliyoruz? Bu süreçlerde eski sistemler, “chapter”lar otomatik aktifleşiyor. Bu müdürün karşısında, Ahmet’in karşısında, Ayşe’nin karşısında, Fatma’nın karşısında bu aktifleşiyor. Orada, işte o aktifleşme süreçlerinde iç görü kazanarak, orada hatalı kimlik parçasının aktifleştiğinin farkına vardırıyoruz. Önce bu olayı yaşıyor, bir gün sonra, “Aman tanrım, yine aynı hatayı yaptım” diyor. Jeton bir gün sonra düşüyor. Çalışma devam edip bu konuya odaklandığı zaman farkına varma, farkındalık beş saat sonra oluyor. Bir saat sonra oluyor, bir dakika sonra oluyor… Yaparken fark ediyor, yutuyor kendiliği. Daha yapmadan eskiden olsaydım böyle yapardım diye de düzeltiyor. Doğruyu yapıyor. Bir müddet sonra yaptığı şeyler otomatizma kazanıyor. Bir süreç (işliyor), egzersizle bu süreç. Bu ne temin ediyor? Her yerde aynı olan, aynı şeyi duyumsayan ve karşı taraftan da net olarak algılanan bir kimlik yapısını. İnsan ilişkileri normale dönüyor. Buradan dış odaklı da olsa tek bir entegratif kimliğin etrafında kümelenmiş, onunla ahenkli çalışan kimlik parçalarının oluşmasını arzu ediyoruz.

Şimdi, ikinci bir yolculuk başlıyor. Dış odaklı yapıda bir enteg-rasyonu temin edelim. Dış odaklı bir yaşam istemiyoruz. Biz iç odaklı yani hayatı kendi belirleyen bir yapı istiyoruz. O zaman burada sistemi iç odaklı, kendi olma ile ilgili bir yapıya dönüştür-me süreçlerine başlıyoruz ve yöneliyoruz. Orada da her yaptığı eylemi başkaları için mi yapıyor yoksa kendi içinden gelen coşkuyla mı yaptığı ile ilgili ayrıma varıyor. Bunun için çok soru var. Sonuç odaklı mı düşünüyor, süreç odaklı mı düşünüyor? O anda yapacağı daha iyi başka bir şey olmadığı için mi yapıyor, mahkûm olduğu için mi yapıyor? Bu yapılar bağlamında baktığımızda bir müddet sonra kendi kaynağını keşfeden, kendi yaşam akışına kendini bırakan bir süreçle karşı karşıya kalıyoruz. İşte burada da farklı farklı kendi olma kavramları entegratif bir yapı içerisinde bütünleştiğinde sistem sağlıklı bir zemine oturmuş diyoruz. Evet, konuyla ilgili soru sormak isteyen arkadaşımız var mı?

Katılımcı: Her zaman bir bütünleşme söz konusu olabilir mi? Bu bölük bölük parçaların bütünleşmesi yoksa bildiğim kadarıyla borderline yani sınır kişilik bozukluğu ve aynı zamanda bölünmüş kişilik diye çok ciddi akıl rahatsızlıkları var. Bunlarda tedavi mümkün müdür, değil midir?

Tahir Özakkaş: Bunların hepsinde tedavi mümkün. Bazılarında çok daha uzun bir süreçte çalışmak gerekir. Bazılarında da daha hafif bir süreç gerekir. Farklı kimlik öğelerinin bulunması doğaldır. Hepimizde vardır. Bunlar birbirleriyle ahenkli ve geçişli ise, elastik ise buna sağlıklı yapı diyoruz. Birbirinden öyle vagon vagon ayrışmış şekilde yaşıyor; farklı farklı yerlerde farklı şekillerde aktifleşiyor ve birbirleriyle çelişik yapılarsa disosiye olmuş, dağılmış yapılmış diyoruz. Bunların birleştirilmesi gereki-yor. Bu ego yapısındaki ayrışmış ego durumlarının aktifleştirilmesi veyahut da birleştirilmesi süreci. Borderline yapı dediğimiz yapı ise kendilik oluşum süreçlerindeki iyi ve kötü kendiliğin entegrasyonu dediğimiz yaşanması gereken ruhsal bir evre var. Bu, işte iki yaşından beş – altı yaşlarına kadarki süreçte, her insanda doğal olarak bulunan iki ayrı kimlik entegrasyonun, iyi veya kötü kendinin, iyi ve kötü dünyanın beş – altı yaşlarında birleşmesi ve tek bir kimlik yapısına dönüşmesi gerekir.

Bazı nedenlerden dolayı borderline hastalarda veya kişilik bo-zukluklarında bu entegrasyon tamamlanamıyor. İki tane ayrı uçta yaşayan iki dünyalı yani bir taraftan cenneti, bir taraftan cehenne-mi, bir taraftan magmayı, bir taraftan kutupları, bir taraftan iyiyi, bir taraftan kötüyü, eşlerinin ifadeleriyle bir taraftan şeytanı, bir taraftan meleği oynayan ve bunu da anlamlandıramayan ve göre-meyen bireylerdeki kişilik bozukluğu. Bunların da zor olmakla beraber tedavileri mümkündür.

Katılımcı: Her insan toplumun içinde yaşıyor. Yani bireyle, bağım-sız tek başına varlıklar değiller. Belirli bir yaşa kadar aileye bağlılar, sonra kendileri aile kuruyorlar, evleniyorlar. Çocukları oluyor, so-rumlulukları var. İşe giriyorlar ve bu arada istedikleri gibi, sizin de-diğiniz gibi, tamamen iç odaklı yaşamaları mümkün değil. Neden? Çünkü toplumun da vermiş olduğu birtakım sorumluluklar var ve bu sorumlulukları yüklenerek varlıklarını çevrelerindeki yaşamlarını sürdürebilirler. Fakat bu demek değildir ki iç odaktan kopmaları gerek. Dış odaklı yaşamı, onların zorunlu oldukları halde kendi içle-rinde bir âlem yaratarak bir gerçeklik içinde bu iç varlıklarını, iç odaklarını sürdürürler ve insanların çoğu bunu yapmaktadır. Bunun yapılması da zaten gereklidir ve dengeli, sağlıklı bir yaşam ne tek başına iç odaklı olmayı ne tek başına dış odaklı olmayı gerektirir.

Dış odaklı yaşadığımız zaman bir hasta varlık oluruz, iç odaklı yaşayanlar aynı derecede hastadır. Neden? Çünkü onların dünya ile ilişkileri yoktur. Onların kendi iç dünyaları kendi iç âlemleri vardır. O iç âlemleri belki yansıtırlar güzel bir şekilde ama yine de hastala-nırlar. Bunun birçok örnekleri vardır. Mesela birçok sanatçıyı da verebiliyorum. Mesela Van Gogh çok iyi bir ressam, kulağı da kesik yani adam tamamen iç odaklı yaşamıştır. Yaşadığı bir takım dış örnekleri vardır. Fakat onların içinden çıktığı için, dışla da yine ilişkisi vardır. Dolayısıyla burada konuyu da küçümsememek lazım. Çünkü sanatçıların bunun iç merkezi olmaları gerekir ki sanat eseri vardır.

Tahir Özakkaş: Yanlış anlaşılma olmuş, orayı düzeltelim. İç odaklı olmak, şizoid anlamında değil dış odaklı olmak da sorumlulukları yapmamak anlamında değil. Dış odaklıdan kastettiğimiz, kendi kimliğimizin entegrasyonunda dışarısı benden ne bekliyor, ayakta kalabilmek, sevilebilmek ve değerli olduğunu hissedebilmek için hep başkalarının sizden beklediğini yapmaktır. Sorumluluk değil kastettiğim şey, sorumluluk reel bir şeydir. Bu farklı bir şeydir. İç odaklı (derken) demek istediğim şey de, şizoid bir yaşantı ile şizoid kişilik bozukluluğunda dünya ile ilgisinden geçip, kendi tasarımsal dünyasında kavruk bir şekilde yaşamak değil. Benim kastettiğim, hayatı birisinde kendi belirliyor, diğerinde (ise) diğerlerinin kendisine önerdiği hayatı yaşıyor. Dış odaklıdan ve iç odaklıdan kastettiğimiz şey budur.

İç odaklı (insan), hayatı kendi belirleyebilen insandır. Bununla birlikte, sorumluluklarını, zorluklarını, görevlerini, estetik kaygılarını, ahlaki değer yargılarını, fedakârlıklarını, sağduyusunu bu bağlamda sonsuz kullanan insandır. Bunu özellikle vurguluyorum. Hedonist bir şeye de kaymasın. Çok güzel açıkla-dınız. Şizoid bir kopuklukla değil, iç odaklı yaşantı. İç odaklı yaşantı insanın ruhunun içerisinde bulunan estetik bir sanatsal yaratıcılıkla… Bu duyu, sizi yardımlaşmaya, paylaşmaya, sorumluluklarınızı yerine getirmeye, bundan keyif almaya yönlendirir. Aile kurmaya, bağınızı güçlendirmeye, bunların hepsi iç odaklı yaşamdan türeyen, sağlıklı şeylerdir. Dış odaklı yaşam ise, belirli bir yaşa geldin, evlenmek zorundasınız. Siz bu arada evlenmeye hazır değilsiniz, istemiyorsunuz. Askerden geldiniz, evleneceksiniz. Yirmi iki yaşında. Şu kızı sana uygun gördük. Annenin, babanın gönülleri kırılmasın diye böyle bir evlilik yapıyorsunuz. Ne yapıyorsunuz? Yirmi yıl sonra karşınıza yüzlerce arkadaşınız geliyor, hastanız geliyor. Mutsuz evlilikle 20 yıl geçirilmiş, dış odaklı yaşantılar… Kastettiğimiz şey bu. Bu manada çok haklısınız. Doğru ama bir şizoid yapıyı ayırmak veya hedonist bir zenci anlayışını ayırmak, süreci belirleyen, kaderi belirleyenin siz olduğunu bilmek (gerekiyor). İç odaklıdan kastımız bu. O anda yapmak istediğimizi yapacak kadar cesur olmak. Nedir bunun sınırı? Reel bir gerçekliktir. Cebinizde para yoksa Türkiye’yi gezemezsiniz. Çocuğunuza ekmek götüremezsi-niz. O sorumluluklar ayrıdır.

Katılımcı: İç odaklı kişilik yapısını ana okuldan itibaren olumlu bir eğitimle sağlamak mümkün olur mu acaba?

Tahir Özakkaş: Mümkündür. Ondan bahsettim. Her ne kadar bir yaşında temel atılıyorsa (da) her yaşta bunun değiştirilmesi ve dönüştürülmesi mümkündür. Çünkü bize terapilerde yirmili, otuzlu, kırklı yaşlarda arkadaşlarımız geliyor. Hep dış odaklı (davranan), sevgimizi (almak), gönlümüzü hoş etmek için birtakım davranışlara giriyorlar terapi süreçlerinde. Biz onlara belki annelerinin yapmadığı şeyi yapmaya çalışıyoruz. Duygusal bir şey; biz sizi siz olduğunuz için seviyoruz. Başarılarınızı, becerilerinizi, diplomalarınızı, zenginliğinizi, güzelliğinizi, yakışıklılığınızı sevmiyoruz. Bir insansınız, varlıksınız, her varlığa duyduğum saygı gibi, size de bu manada saygı duyuyoruz. Gerçekten bir terapist olarak siz bunu hastanız veya danışanınıza hissettirirseniz O, annesiyle ilişkili sürecindeki yarım kalmış olan yapıyı sizde tamir ediyor ve kendi içsel kaynağına tekrar kolay bir şekilde dönüyor ve kendi odaklı olmaya başlıyor.

Katılımcı: Birçok farklı kişilik yapısının belirlenmesinde genetik faktörlerin rolü var mıdır? Varsa ne oranda?

Tahir Özakkaş: Bu konuyla ilgili ciddi bir bilgim yok. Yani, biyo-lojik araştırmalar anlamında bir etki var mıdır, şuanda bir şey diyemeyeceğim. Muhtemelen olabilir. Çünkü birçok şeyin genetik bağlantıları bulunuyor. Ama bildiğimiz şu, genetik bağlantılar olsa dahi çevresel faktörler, yetiştirilme tarzı birtakım patolojileri ya aktifleştiriyor ya da söndürüyor. Genetik yapı tek belirleyici değil.

Katılımcı: Mesela bazı değerlere sahip çıkmak, mesela Allah için iyi olmak, iyi insanları .. dış odaklılık mıdır?

Tahir Özakkaş: Hayır. Bu bizim sağlıklı bir yapıda modelleme dediğimiz sistem vardır. Özdeşim diyoruz, bir bireyin doğduktan sonra evreni anlamlandırabilmesi için özdeşim kaynaklarına ihti-yacı vardır. Eğer özdeşim kaynakları olmazsa, kaosa düşer, akıl hastalığına düşer, psikoza düşer. İlk özdeşim yaptığı şey annesidir çocuğudur. Dört yaşından sonra cinsel kimliğine kız anne ile devam eder, erkek ise babaya yönelir. Çocuk babayı taklit eder. Bu, özdeşimin ilk nesneleridir. Ergenlikle beraber kendi içsel kimliğini iç odaklı olarak kendisini ifade edecek bilim adamları, din adamları, çalışanlar, sanatçılar, ressamlar, artistler, oyuncular, bunlar onun özdeşim kaynaklarıdır. İşte biz deriz ki toplumun önünde lider olabilecek, önder olabilecek sağlıklı özdeşim kaynakları ne kadar çok olursa, medya toplum veyahut da eğitim kurumları bu kaynakları özendirirse sağlıklı toplumlar yetiştiririz. Ama kısa süre köşeyi dönücü, işte bacağını vurduğunuz zaman şu kadar parayı götürücü, şu kadar dolandırıcılık yaparak şöyle bir şekilde sisteme dâhil edici, birtakım farklı özendirici tedbirlere yöneldiğinizde, ergenlerin bunlara yöneldiğini görüyoruz.

Benim yine klinik çalışmalarında, birçok ailenin çocuğu bu manada bir mafyacılık furyası altına giriyor. Bu son 5-10 yıldır gencecik çocuklar, on dört yaşlarında, – on beş yaşlarında çete kuruyorlar, ilk başta mahallede teyp çalıyorlar. Bunlar varlıklı ailelerin çocukları. Özdeşim kaynakları olarak da cezaevinde yatan falan ağabeyi, filan ağabeyi örnek veriyorlar, bakanı bile dize getirmiş, hükümeti devirmiş, biz güçlü olacağız. Çok kötü bir özdeşim kaynağı. Tabii daha çok sıkıntılı ailelerde veya problemli ailelerdeki çocuklarda bu tip özdeşimler ortaya çıkıyor. Farklı anlamları var. Özdeşim farklı bir şey, dış odaklı değil.

Katılımcı: Yaşamamıza devam ederken, verdiğimiz kararlar, sürece başlarken veya bitirmeye yaklaşırken egomuz mu, duygularımız mı belirleyici oluyor?

Tahir Özakkaş: Bu yumurta tavuk, tavuk yumurta ilişkisi. Bizim de sıkça üzerinde durduğumuz konu. Düşünce mi duyguları belir-liyor? Duygular mı düşünceleri belirliyor? Şunu çok net biliyoruz: Duygular her şeyi belirliyor. Duyguların hâkim ve baskın olduğu yerde ne akıl, ne mantık, ne düşünce, hiçbir şey kalmaz. Duyguları değiştirmediğimiz müddetçe, düşünce hiçbir şeye yaramaz. Fakat duyguları değiştirmenin yolu da düşünceyi irdelemekten geçer. Düşünceyle ona yaklaşırsınız, düşünceyle işler işler, duygunun hatalı olduğunu fark ettirir. Deneyimlerle duygusal metaforu, duygusal o kötü yaşantıyı değiştirme becerisini elde ederseniz o zaman değişir. Bilgiyle değişim olmaz, bilinçle değişim olmaz. Zaman zaman hastalara hipnotik trans altında, duygusal yaşantılama yaptırırım. Yani olayla ilgili negatif bir kimlik parçası varsa, egostate varsa onun yerine duygusal tatmini verecek farklı bir dramayı bir rüya gibi yaşatıp, onun hoşluğunu bir yerde sıkıntısıyla eşleştirildiği bir tedavi. Siz bunu akıl ile yapmaya çalıştığınız zaman bir noktaya kadar gidiyor. Ama bir noktadan sonra, duygusal tetikleyici atmosferine girdiğinizde, tüm o verilen bilgi, data hepsi boşa çıkıyor. Duygu her şeyin belirleyicisidir. Bunun güzel örneği aşktır. Aşk oldu mu mantık gidiyor.

Katılımcı: İlerlemek istediğimiz alanlarda kendi kararlarımızı ver-sek de, ben kendim ikisinin arasında kararsız kalıyorum, iki alternatif arasında kararsız kalıyorum. İkisini de aynı derecede istiyorum. Fakat hangisine kabiliyetli olduğumu tam ölçemiyorum. Ciddi bir kararsızlık sürecinde hem zaman kaybediyoruz, hem de performan-sımızı bundan dolayı kaybediyoruz. Bu kararsızlıkla ilgili ne yap-mamız gerekiyor?

Tahir Özakkaş: Peki. Bunu bir fıkra ile anlatmaya çalışayım. Bir rüya tabircisi var, rüya tabir edermiş. Adamın biri gelmiş bir rüyam var, tabir eder misin demiş. Hay hay demiş. Adam bir rüya anlatmış. Rüya önemli değil. Rüya tabircisi hemen devletin kolluk güçlerine haber vermiş. Demiş ki, camide ayakkabı çalan hırsız var ya, bu adam demiş, yakalayın. Rüyasında babasının ayakkabısını çaldığını anlatan simgesel metaforlar kullanıyormuş. Rüyayı bu şekilde yorumlamış. Senin sorunla ne ilintisi var? Senin sorun iki – üç yaşındaki kimlik parçasına götürüyor. Nedir kimlik parçası iki – üç yaşındaki? Söylediğin şey, basit bir şey. İki olay arasında karar veremiyorsun. Bunu yapsam öbürü kaçıyor, öbürünü yapsam bu kaçıyor, ikisini de yapmak istiyorum ama bu mümkün değil. Kararsız kalma ve hayat gidiyor. Biz buna ambivalans diyoruz.

Aynı anda iki zıt duyguyu yaşamak. Bu bizim iki – üç yaşında, her bebeğin geçirdiği bir evre. Bu evrede çocuk, iradi olarak hayatı belirleyenin kendi olduğunu fark edince hemen elini oynatıyor. Oynatan benim, aman tanrım, istedim ve oynadım. Bu çocuk eliyle koluyla oynamaya başlıyor ve onun zevkini yaşıyor ve bunu bir iktidar aracı olarak kullanır. Kime karşı? Anneye karşı, anneyle bir iktidar mücadelesine başlar. Sınır çizer, anne hep güçlüdür. Çünkü ona hep hâkim olur, istediği gibi yatırır, istediği elbiseyi giydirir. İstediği oyuncağı verir veya vermez. Gü-nün birinde, kaka yapmak veya yapmamak başlar. Anne der ki kakanı artık tuvalete yapacaksın. Artık eşek kadar çocuk oldun, kocaman delikanlı oldun, kocaman kız oldun. Bakar ki iradesinin kararı ile kakayı yapmadığı zaman annesi almıyor ondan. İşte orada kakayı yapmak veya yapmamak çocukta müthiş bir haz yaratır, keyif verir. Yapmak da güçtür, yapmamak da güçtür. Çünkü süreci belirliyor. Kakasını yaptığı zaman yapmamak eyleminden vazgeçmek zorunda, o kaçıyor. Yapmasa, yapmak eylemi kaçıyor. İkisini de yapmak istiyor ama mümkün değil. Ambivelans.

İşte, bazı bireylerde o dönemler obsesif kompülsif kişilik yapısı dediğimiz bir örüntü çıkar. Anne ile çocuk arasındaki ilişkiler… Bu insanlarda kişilik görüntüsü mükemmelcidir. Bu insanlar ayrıntıcıdır. Bu insanlar doğrucu Davut’tur doğruluk ve dürüstlük konusunda aşırı bir saplantı içindedir. Elastikiyet gösteremezler, bu insanlar aşırı çalışırlar, arkadaşlıklarını ve dostluklarını ve eğlenceleri ihmal edecek kadar kendini işe verirler. Bu insanlar eski eşyalarını elden çıkartamazlar; defterler, kıyafetler vs. Bu insanlar ya kendi başlarına çalışacak veya ekip başı olacaklar; başkalarıyla birlikte çalışamazlar (ancak) kafalarına uygun insanlarla çalışırlar. Bu insanlar, biraz katı ve inatçıdırlar. Bu insanlar para harcayamazlar, parayı gelebilecek felaketler için biriktirilmesi gereken bir meta olarak görürler. Bu sekiz maddeden dördü bir arkadaşta varsa obsesif kompülsif kişilik yapısı diyoruz. Kaynağı anne ile çocuk arasındaki o iktidar mücadelesinde annenin aşırı disiplinize etme çalışmaları, çocuğun özerkliğini tanımaması, çocuğun o ambivalans döneminde kalmasına neden oluyor. Dolayısı ile daha sonraki hayatında bir karar verirken hep zorlanır. Kırmızıyı mı alsam, maviyi mi alsam? Şu kıyafeti mi alsam, bu kıyafetimi alsam? Bir an onu alıyor gibi eğilim olur yüzünde, oraya kayar. Hemen içinden bir ses öbür de olabilir der ve donup kalır. Bunun çok abartılı hali bir hastalık halidir.

Bir gün hasta muayenemin önündeki caddede durup, üç saat geçememişti. Soldan gidersen kanserden öleceksin, sağdan geçer-sen hastalığın iyileşmeyecek. İşte ne yapsın, benim muayeneme gelecek tedavi olacak ama o direkt ya sağdan geçecek ya da soldan geçecek. Alttan ve üstten geçmesi mümkün değil. Tabi ambivelans duyguyla, ikisi de felaket, kırk katır mı, kırk satır mı gibi bir duygu, böyle bir yapı. Bu kimlik yapısı ile ilintili. Bunu tabi sadece siz karar verme ile ilgili bir konudan bahsettiniz ama bunun daha geniş açılımlarının olduğunu düşünüyoruz.

Katılımcı: Hocam bunun çözümü var mıdır? Mükemmeliyetçi olan kişi bu kararsızlığı yenebilir mi bir yaştan sonra?

Tahir Özakkaş: Tabi ki var. Otuzlu, kırklı, ellili, altmışlı yaşlarda yenebilir.

Katılımcı: Kısaca nasıl olabilir?

Tahir Özakkaş: Bu başka sohbetimizin konusu olsun.

Katılımcı: Hocam, şimdi sizin sürekli anlatmış olduğunuz şeyler çocukluktan sonraki dönemde kişinin kendi hataları mesabesinde ortaya çıkan bir olay. Kişi fark eder veya etmez, bir noktaya geliyor, fakat bu gibi şeyde insanlar dışarıdan çok fazla müdahale ediyor. Güneşte kaldığınızda yani fiziksel şartlar da etki ediyor yani. Kimya-sal maddeleri de buna bağlı olarak ele alabiliriz. Örneğin, bundan otuz, kırk yıl önce insanların yaşadığı ortamlar olsun, aldığı gıdalar olsun, günümüzle farklılık arz edebilir, kişilerin gelişiminde bu gibi gıdaların ve kimyasalların etkisi var mıdır?

Tahir Özakkaş: Tabi bu sistemin iki tane ana ayağı (var). Biri hardware ayağı; beynin organik yapısı sistemin. bir de ona yükle-nen program; software var. Hardware sağlam olursa üzerine yük-lersiniz. Software de sağlam olur. Hardware bozuksa üzerine ne kadar software program yüklerseniz çalışmaz. Bir kere beyin hem organik olarak, hem protein olarak, yapılanma olarak, süreç olarak, beslenme olarak, kimyasal maddelerde arınma olarak, sağlıklı bir zeminde yetişmesi lazım. Bunun için dengeli beslenmeden tut, zamanında alınan proteinlerden, anne rahmindeki çocuğun bakımına (kadar), anne rahmindeyken (annenin) geçirdiği birtakım virütik hastalıklara karşı annenin kullanmış olduğu ilaçlar, sigara, alkol, madde bağımlılığı ile gibi birtakım faktörlerin beynin yapılanmasında çok ciddi etkileri var. İşte böyle bir beyin, ne bileyim, duygusal zekâsı sıkıntılı, uzamsal alanı değişik, iletişim becerileri olmayan, beş duyunun birtakım becerileri zayıf veya kapalı olduğu durumlarda algı sistemi normal çalışmayacak, normal çalışmadığı için de kişilik oluşumunda ciddi kusurlar olacak. Veyahut da beynimizde duygularımızı ve düşüncelerimizi belirleyen nöronlar arasındaki bağlantılarda bulunan birtakım kimyasal maddeler var, Dopamin, seratonin… Bu maddelerin kendi arasında çok ciddi bir balansı var. Bunların bir miktar azalması ve artması ile düşünsel sistemlerimiz ve duygulanım sistemlerimiz mahvoluyor.

İşte birtakım hastalarımızda seratonin miktarı düşüyor. Nasıl bir mekanizmadan (dolayı) bilmiyoruz. Depresyona giriyor, bir kısım hastalarımızda dopamin çıkıyor veya dopamin düşüyor, şizofrenik tablolar ortaya çıkıyor. Birçok şekilde kimyasal birtakım beslenme alışkanlıklarımız kimyasal maddelerle değiştiriliyor. Coğrafi özellikler üzerinde, güneş ışığı ultraviyole, işte mesela ultraviyole az olduğu bölgelerde depresyon daha fazladır. Ultraviyolenin alındığı yerlerde depresyon daha azdır. Mevsimsel olarak depresyonu… Bunlar fiziki şartların hardwareyi etkilemesiyle ortaya çıkan yapılardır. Bunları biz konumuzun dışında tutuyoruz. Bunların hepsini doğal ve sağlıklı olduğunu düşünüyoruz. Biz burada programın yüklenmesinde işte Windows yükleyelim, ardından diğer programları yükleyelim. Virüs girmiş mi girmemiş mi, girdiyse anti virüs programlarını nasıl çalıştırırız, hangilerinde çalıştırırız, hangilerinde çalıştıramayız, onun daha çok tartışması.

Katılımcı: İltifat engel midir hocam? Kendin olmaya iltifat engel mi? Bizim kültürümüzde iltifatın çok önemli yeri vardır? Maalesef iltifat…

Tahir Özakkaş: Abartmamak şartıyla iltifat güzeldir. Abartılırsa narsistik insanlar üretebiliriz.

Katılımcı: Bütün sanatçılarda alkış alma, iltifata meyli vardır mu-hakkak.

Tahir özakkaş: İşte o da dediğim gibi optimal dozda verilirse gereklidir. Motor gücü olur. İşte o ek dozu abartmamak lazım. Bazen sadece o alkış için yapılıyorsa, sonuç odaklı yapılıyorsa onu sağlıklı bir kimlik olarak görmüyorum ben.

Katılımcı: Bir de başkasının çok tesirinde kalmak, acaba ne olacak ne yapılacak diye gözünün içine bakan tipler, kendi olmamakla ala-kalı…

Tahir Özakkaş: Kendi olmamakla alakalı, bağımlı kişilik, çekimser kişilik. Sağlıklı bir yapı değil. İstişare etmek, başkalarıyla fikir alışverişinde bulunmakla kendi iç dünyasında bunlarla ilgili muhakeme yapmak güzel bir şey. Ama kendi karar verememek, hep başkalarının kararını ve onayını beklemek sağlıksız bir yapı.

Katılımcı: Veri hardware anlattığınız kısımlarında yani ana hatla-rın oluşumları ve etkilenmeler işte insan kişiliğindeki faktörler acaba daha sonra bir takım şeyler düzeltilebilir mi bozukluklar varsa?

Tahir Özakkaş: Hardware ile ilgili bozukluklardan bahsediyorsanız, birtakım kimyasal maddelerle bunların yerine düzeltilebilen rahatsızlıklar var, düzeltilemeyenler var. İşte bir IQ bozukluğu düzeltilemiyor. Hiçbir şekilde tedavi edilemiyor. Ama bir şizofrende hastalığın duruşu, gidişi engellenebiliyor. Bipolar bozuklukta yani duygu durum bozukluklarında kan biokimyasında bir değişiklik oluyor. Onu dengeye getirdiğin za-man hiç patoloji olmadan hayat devam ediyor ve hep o ilaçların veyahut da tedavinin verilmesi gerekiyor. Antidepresif ilaçlarda bu kimyasal maddeler verilerek yapılan duygu durumu… Bunların Softwareyle alakası yok. Kişinin şanssızlığı diyelim, biyolojik yapısının bozukluğuna bağlı ortaya çıkan ruhsal sıkıntılar, bir nezle gibi, grip gibi, boğaz tonsili gibi beynimizin tonsili gibi diyebiliriz. Ama alınması gereken çok yol var bu konuda. Tıbben bebeklik aşamasında özellikle ruhsal dünyamızda biyolojik yapıların rahatsızlıkları çok çok daha olayın başında.

Katılımcı: Ben ikinci sıradaki beyle biraz ortak düşünüyorum gali-ba. Çünkü hani insan sosyal bir varlık, ister çevresiyle, ister bir yaşam şekli ile belirleniyor ve öyle devam ediyor. İç odaklı ve dış odaklı iki kavram sundunuz. Biri siyah biri beyaz gibi geldi. Neden gri olma ihtimali yok? Gri kavramı var. Çünkü ne kadar iç odaklı, ne kadar dış odaklı olduğumuz aslında çok da bize bağlı değil, galiba akıl, zekâmız bile beslenmemize bağlı ise, genetik yapımız dışında beslememize de bağlıysa dolayısıyla iç odaklı ve dış odaklı bizim dışımızda olan bir şey. İkincisi ben kendimi iç odaklı bir insan olarak görüyorum. Resim eğitimi aldım. Ailemle yaşadığım şeyler onlar ayrı şeyler ama hani çok da köstek görmedim. Sosyal statüsü çok yüksek olan insanlar değil. İç odaklıyım ama mutsuzluğum son derece fazla hani çok güçlü olmak gerekiyor dediniz ya, çok cesur olmak gerekiyor. Hem iç odaklıyım bunu tercih ettim, bunun için çok ağır bedel ödüyorum, Neden ödüyorum? Ben hala bunu anlamış değilim. Ve bu iç odaklı yapının içinde aynı zamanda öyle şeyler görüyorum ki dış odaklı… Bu bir problem mi? Ya da bu bir problem ise, bu yabancılaşma gibi bir problem mi? Çünkü ben bunun yabancısı olduğum zaman kendini bir şey içinde var edemeyen ya da varoluşunu diğer insanların bakış açısı içinde oluşturamayan bir insan ve bunun için sizi yargılayan ve hatta ölüme gönderen bir insan, toplumun yabancısı bir adam. Acaba bütün iç odaklılar ya da dış odaklılar bu şekilde yabancı mı bu dünyada? Bizim toplumsal değerler insanları aslında tamamen yabancılaştırmaya götüren ve adına da iç odaklı ve dış odaklı dediğimiz kavramsal hayal dünyası… Biraz ütopik geldi ya. Anlata-bildim mi, bilmiyorum.

Tahir Özakkaş: Evet.

Katılımcı: Biraz işin ortası gibi ama değil. Bende bu deneyim var zaten onu söylemek istemiyorum. Eğer bu bir yabancılaşmaksa, yabancılığı getiriyorsa neden böyle bir tercih var ya da nasıl bir şey bu?

Katılımcı: Ben arkadaşımın sözüne ekleyeceğim. Benim için de si-yah ve beyaz olarak göründü anlatımınız yani aradaki sonsuz sayı-daki noktaları oluşturan milyarlarca insan var dünyada diye düşü-nüyorum.

Tahir Özakkaş: evet. Şimdi tabi bizim handikabımız şu: ruhsal yapı dediğimiz aygıt çok bileşenli bir yapı; onlarca belki yüzlerce bileşeni var. Bunun sadece bir penceresinden ben bir bakış tarzı getirdim. İndirgemeci bir tarzda, sloganvari bir şekilde insan ruhunu sadece bu iç odaklı (ve) dış odaklı yaşama indirgemek hiçbir zaman doğru değil. Burada anlatılanın kuvvet-lendirilebilmesi için biraz teyit ettim, vurgu yaptık ki oradaki içsel süreçlerde biraz vurgu yaptım ki…

Bu soruların o kadar kaypak tarafı var ki, yüzlerce alternatif var. Şimdi ben onların içinde sizin zihninizi karıştırmak istemedim. Çok rölatif bir yapı bu, kısaca şöyle bir başlangıçtan yine bir toparlama yaparak netleştirmeye çalışayım. İnsan biyopsikososyal bir varlıktır. Hiçbiri birinden üstün değildir. Üçü de dengeli bir saç ayağı olarak durmak durumundadır. Yani biyolojik ihtiyaçlarını karşılamak zorundadır. Bunun içinde yeme içme ihtiyaçları olduğu gibi cinsel ihtiyaçlar da vardır. Bu ihtiyaçlar sizi tatmin etmezseniz bir ayağı eksik olur. İnsan psişik bir varlıktır. Psişik varlığın yüzlerce penceresinin bir tanesini konuştuk iç odaklı, dış odaklı olmak bağlamında. Orada dengeli bir yapının olması lazım. İnsan sonuçta sosyal bir varlıktır. Mutlaka bir toplum içinde yaşayabilir. İnsan bir toplum içinde olmazsa yaşayamaz. İnsan, yalnız başına yaşama kabiliyeti olan bir varlık değildir. Hiçbir gelişimi sağlayamaz. Biyopsikososyal bir yapı içerisinde var olan insanın sağlıklı olabilmesi için de hem biyolojik yapısıyla, hem de sosyal yapısıyla var olması gerekir.

Katıldığınız için hepinize teşekkür ediyorum arkadaşlar. Başka bir konferansta görüşmek üzere..

psikoterapi.com adresinden alınmıştır.




3 görüntüleme0 yorum

Son Yazılar

Hepsini Gör

Comments


bottom of page